1 Aralık 2010 Çarşamba

San Pedro de Atacama



Herkese selamlar!
Gezimizin yarıya yakını geçti sayılır artık bambaşka bir kısmına geçiyoruz Güney Amerikanın, bundan sonraki 5 günü çölde geçirip La Paza varacağız(çook heyecanlı!!) Bu çöl kısmına geçmek için tüm seyahatçilerin yaptığı gibi San Pedro Atacama kasabasına geldik (otobüs fiyatına uçakla geldik bi de yemek yedik uçakta çok mutlu olduk!) San Pedro Atacama Atacama çölünün ortasındaki pek çok vahadan (oasis) biri, ama vaha deyince dereler-huriler filan diye anlamamak lazım, çölün yaşayabilmek için minimum şeyleri karşılayabilen yeri demek, yani çöl ve bir iki ağaç ve biraz su var! Ama tabi San Pedro Atacama bu turist akını neticesinde bambaşka bişi olmuş, biz çölün ortasında birkaç kulübe beklerken, bir sürü hostel, cafe, turizm bürosu, hediyelik eşya dükkanları, barlar vs den oluşan bir acayip kasaba, sanki Hisarönünü alıp çölün ortasına koymuşsun gibi bişi. Hostelimiz de epey güzeldi, ilk gece ertesi günkü turu ayarlayıp yemek yapıp direk yattık çünkü sabah dörtte kalkıp mesaiye başlamamaız gerekti! Dörtte El Tatio gayzerlerine gitmek için yola çıktık, kasaba gece biraz serince ama polarlarımızı filan giydik kendimize çok güveniyoruz, 2 saat sonra vardığımızda hava -8 dereceydi, donuyoruz ama manzara muhteşem ama donuyoruz! Ama manzara gerçek muhteşem o soğukta yerin altından sıcak sular ve buharlar fışkırıyor, günün ilk ışıklarıyla bi tuhaf bir gizemli, sislerin içinde dolaşan bir sürü gölgeler… Bu jeotermik kaynaklar El Tatio yanardağının dibinde, burada yeryüzü magmaya 4000 m kadar yaklaşıyormuş, bu nedenle dağların altındaki su kaynakları magmayla temas eden kayalara değip aniden ısınıyor, bir kısmı hızla su buharına dönüşüp yeryüzüne fışkırıyor. Yaklaşık 200 tane ayrı gayzer mevcut, özellikle günün ilk ışıklarıyla beraber hepsi büyük bir enerjiyle fışkırmaya başlıyor, sen de onların arasında turluyorsun, etrafında kükürt kokulu 120 derece su buharı ile sarılı, sen soğuktan donmak üzere! Neyse sevgili rehberimiz Felipe bu arada bize kahveli sandviçli güzel bir kahvaltı hazırladı biraz kendimize geldik, bu arda bende tatlı bir başdönmesi de oldu, soğuktan mı yüksekten mi tam anlayamadım, ama çayı içince düzeldim epey. Sonra yine gayzerlerin orada bir havuz var oraya gittik, millet o soğukta hep beraber girdi sıcak havuza ama biz anca ısındığımız için cesaret edemedik, girenlerin fotoğrafını çekip çıkış anındaki tepkilerini gözetleyerek vakit geçirdik. Halen aktif olan Putana yanardağının eteğinden yola devam ettik, yoldaki lama ve türevlerinin fotoğraflarını çektik, en son Machuca isimli yerlilerin yaşamakta olduğu bir köye vardık, çölün ortasındaki bu köy iki sokak, bir kilise, birkaç lama ve birkaç yerliden oluşuyor, aslında sakinleri epey göçmüş ama turistik amaçlarla köy hala ayakta, özellikle elişi ve lama eti ızgara gözde ürünler, bizim az önce “ay ne sevimliiii” dediğimiz hayvancağızların etini yemeye gönlümüz elvermedi. Öğlen San Pedro Vadiler gezisi için yola çıktık, bu gezide ağırlıklı olarak Atacama çölünün yakın kısımlarındaki doğal yapıları gezdik, yine komik rehberimiz Felipeyle. Çölün bu kısımları yeryüzü oluşurken sıradağların birbirine doğru kayması sonucu meydana gelmiş, önceden tuzgölü olan bu alan, gölün kurumasıyla ağırlıklı tuz olmak üzere çok çeşitli minerallerden oluşan kum ve kaya kütleleri ile tuz çölü bırakmış geriye. Çölü sözle tarif etmek çok güç, o kadar ıssız ki aklınız durur etrafta dev kaya ve kum tepeleri dışında hiçbirşey yok, doğanın koşulları öyle sert ki neredeyse tek bir canlının yaşamasına, en arsızından herhangi bir otun yeşermesine bile izin vermemiş. Havada neredeyse nemden eser yok baktığınızda 30 kilometre uzağınızı net olarak seçebiliyorsunuz. Sadece rüzgar tarafından inşa edilen kocaman bir yapı, kilometrelerce hayatın zerresi bile yok. Felipenin de dediği gibi gerçek “lonely planet” burası olmalı.
İlk gittiğimiz Ay vadisini kuşbakışı seyrettik,yapısı gerçekten ay yüzeyine benziyor. Mimarı rüzgar olan bir amfitiyatro da mevcut bu vadide. Burada And tepelerinden birine yerleştirilmiş olan teleskop projesini gördük, havadaki nemin azlığı Şilinin bu bölgesini en iyi uzay gözlemi yapılabilen yerlerden biri olmasını sağlamış, bu nedenle ABD başta olmak üzere pek çok büyük devlet Hubble teleskopundan da fazlasını n görülebildiği bir teleskop yapmak üzere burada çalışmaya başlamış, hayatın olmadığı yerde yıldızlar çok kıymetli.
Yola devam edip Ölüm vadisine vardık, burasının toprağı daha kırmızımsı olduğundan aslında önce Mars vadisi ismi konmuş ancak bu iki kelime İspanyolcada birbirine benzediğinden sonradan Ölüm vadisi olmuş, zaten kimse yaşamadığı için ölüm hadisesi de yok. Burada yarım saatlik bir yürüyüş yaptık, vadisinin ilerleyen kısımları tamamen ince kum tepelerinden oluşmuş, burası bu özelliği nedeni ile kum sörfü yapanların cenneti olmuş, biz gittiğimizde de epey kayan vardı. Ölüm vadisinden sonra Tuz mağaralarını gezdik, oldukça dar bir geçit olan bu mağaranın duvarları neredeyse tamamen tuz kristallerinden oluşmuş. Eciş bücüş mağaralardan çıkıp Üç Mary isimli yere gittik, burası çok ilginçti, 3 dev kaya kütlesi bir boşluğun ortasında duruyor, rüzgar tarafından öyle şekil verilmiş ki elini başına tutmuş düşünen bir adam, yük taşıyan bir kadın ve yatan bir çocuk şekli ortaya çıkmış (bu tabi bana göre, herkesin sanat anlayışı farklı, zira burayı ilk bulan Katolik kaşif benim aileyi görememiş ama dua eden üç rahibe görmüş). Üç Meryemlerden sonra da bir tepede güneş batışını seyrettik, yavaş yavaş kararan kimsesiz kayaları seyretmek hem heyecan verici hem de tuhaf, güneş bile pembeleşmeden sapsarı batıyor, arkasından da kocaman bir karanlık.
Yorgun ama mutlu San Pedroya geri döndük, çölün ortasında Burak bana şahane yemek yedirdi, sonra da yorgun argın sızdık. YARIN BÜYÜK GÜN!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder