7 Aralık 2010 Salı

La Paz



Herkese selam!
La Paz’da üç huzurlu rahat ve mutlu gün geçirdik. Şimdiye kadar tanıştığımız herkes eğer Bolivyada bulunmuş ise bize mutlaka Bolivya ile ilgili birsürü şey anlattı, hemfikir olunan Bolivyanın çok “değişik” olduğu idi, en son Atacamadan çıkmadan önceki tur operatörlerinden biri “Bolivia is not Chile” dedi ki kısa ve öz olan da bu; ne Bolivya şimdiye kadar gördüğümüz Güney Amerika ülkelerine benziyor ne de La Paz şimdiye kadar gördüğümüz büyükşehirlerden birine… Bolivya çok enteresan bir ülke gerçekten, Güney Amerika’nın denize kıyısı olmayan (ama deniz kuvvetleri olan!) tek ülkesi, ülkenin üçte biri Amazonlarla kaplı olmasına ve doğal kaynaklar bakımından çok zengin olmasına rağmen kıtanın en fakir ülkesi, halkın yarıdan fazlası yerli (benim gördüğüm kadarıyla La Pazda melezleri de dahil edersek bu oran %90’ı bile aşıyor olabilir), buna rağmen yerlilerin eşit haklara olması ancak bugünkü Başkan Morales zamanında gerçekleştirilebilmiş. La Paz da bir o kadar acayip şehir, La Paz aslında barış demek, İspanyollar buraları ele geçirdiği zaman savaş bitti diye kurulan bir şehir, ama şehirde en az varlığı hissedilen şey de “barış”. Bir kere acayip bir coğrafyada konumlanmış, önce vadi eteğine kurulan şehir daha sonra tüm vadi yamacını kaplamış, nehir de bu arada doldurulup şehrin ana caddesi yapılmış. Nüfus bir milyon civarında ama dağ taş ev. Şehre ilk kez yaklaşırken gördüğümüz manzara : şehrin en dibinde, çukur kısmında gökdelenler mevcut, şehir yükselmeye başladıkça tuğla gecekondular görüntüye hakim oluyor, yani La Paz’da ne kadar zenginseniz o kadar dibe iniyorsunuz, ne kadar fakirseniz bütün bu ihtişama o kadar yukarıdan bakıyorsunuz.
Bizim kaldığımız otel şehrin eski bölümünde idi, burası aslında biraz rahat olursan çok renkli ilginç bir yer (ama insan tatlı bir korku da duyuyor özellikle Bolivya denince pek çok insanın aklına adam kaçırma geldiği için!) sokak boyunca pazarlar kuruluyor (bir kısmı da cadı pazarı) burada yerli teyzeler aklınıza gelebilecek hemen her türlü şeyi satmaya çalışıyorlar, muzdan fosile, lama fetusundan afrodizyaklara kadar. Ama esas ilginç olan teyzelerin kendisi, siyah uzun saçlar iki örgü halinde bele kadar sarkıyor, altta kabarık renkli bir etek, şal, rengarenk bez çanta, kafada küçücük fötr şapka, dünya yıkılsa umursamayacak bir tavır. Tabi bu sokaklar trafiğe kapalı filan değil arabalar da sokağın ortasında tümü ayrı yönlere gitmeye çalışırken kilit oluyorlar, bunun üzerine hepsi aynı anda kornaya asılıyorlar. Micro denen toplu taşım araçları özellikle çok cengaver, bir de bunların camdan yarı beline kadar sarkmış çağanozları neredeyse yoldaki insanları kolundan tutup içeri atacakmış gibi. Taksiye binmek ise her yönüyle ayrı bir macera, tüm bunlar varken Death Road yapmaya ne hacet!( death road.most dangerous road in World-MDRW diye geçen ve backpacker camiasının iyi bilidiği bir bisiklet parkuru, aslında Cordillera diye yakın bir bölgeye gitmek üzere kullanılan bir yol ama yıl içinde görülen ölüm oranı en yüksek olunca adrenalin bağımlısı arkadaşlar burayı ülkenin en önemli turistik aktivitelerinden biri haline getirmişler, birkaç yıl önce yol değişmiş olsa da hala heyecanlı gençler için önemini koruyor, biz yaşlı ve canı tatlı olduğumuz için teşebbüs bile etmedik!)
Gelelim neler yaptığımıza: Uyuniden yaptığımız perişan yolculuktan sonra kendimizi Estrella Andes isimli otele attık ve rahatladık, burası aslında şimdiye kadar kaldığımız yerlerden epey daha ucuz hem de çok daha konforluydu, sabah kahvaltısında yumurtanızı nasıl istersiniz diye sorduklarında yaklaşık bir dakika garsonun yüzüne boş baktık heralde. Gezinin başından beri yaptığımız kahvaltılar arasında açık ara birinci sırayı alacak kahvaltımızda (meyvelerden mango, papaya, muz, baconlu omlet, portakal suyu süt, 4 çeşit çay ve kahve, meyveli yoğurt ve reçel!) çılgınca yedikten sonra çölde perişan olan kıyafetleri yıkamaya verip koşa koşa Peru büyükelçiliğine gittik. (Sao Paulo notlarında yazdım diye hatırlıyorum, Peru Güney Amerikada Türkiyeden vize isteyen tek ülke, ancak Türkiyede konsolosluğu yok! O yüzden ya Türkiyedeyken belgeleri İtalyadaki konsolosluğa yolluyorsun ya da bizim gibi komşu bir ülkeden Pasaport almaya çalışıp sefil oluyosun, Peru için değer diye tahmin ediyorum.)Büyükelçiyi yerinde bulamadığımızdan boynu bükük ayrıldık. Üniversitenin önünden geçip şehrin esas caddesi Prado’da yürüdük (bu cadde komik, şehri kuzeybatıdan güneydoğuya doğru katederken dört kez isim değiştiriyor!) Caddenin etrafında pek çokiki üç katlı güzel ama bakımsız ev var,caddenin ortasını küçücük park gibi bir yol yapmışlar, sırasıyla Mareşal Sucre, Christoph Colomb(nedense? Buenos Aireste de vardı bir Christop Colomb heykeli), Simon Bolivarın heykelleri ve tabiki Obeliks var ama alçakgönüllü bir Obeliks. Ayrıca geleneksel olarak yine birden kendimizi protesto gösterisinin içinde bulduk, bu sefer engelliler hak arama mücadelesindeydi, sokağa inerek tüm trafiği bir süreliğine durdurmayı becerdiler.
Turist informationdan bazı gerekli bilgileri öğrenip esas meydan olan Plaza Murilloya doğru yola çıktık, ama trafiğe kapalı olduğundan girmedik. Biz de Calle Jean denilen, kolonyal tarzda pekçok evin korunduğu ve bu evlerden bazılarının minyatür müze olarak kullanıldığı çok tatlı bir sokağa gittik, buradaki Müzik Enstürmanları müzesini gezdik, Bolivyanın farklı bölgelerinde kullanılan çeşitli müzik aletleri, enteresan tasarımlar (beş kollu gitar gibi), dünyanın pek çok yerinden çeşitli müzik aletleri sergileiyor, ayrıca girdiğiniz odaya uygun müzik çalmaya başlıyordu ve de amatölere yönelik bazı aletler de pratik heveslileri için mevcuttu. Dünyanın değişik müzik aletlerini görünce Güney Amerika müziğinin nasıl bir sentez ürünü olduğu daha çok belli oluyor, İspanyadan gelen telli çalgılar, Afrikanın vurmalıları ve yerlilerin üflemelileri biribiriyle kaynaşarak bugün Latin Amerika müzik kültürünü var etmişler.
Müzik enstürmanlarından San Fransisco katedraline hızlı bir geçiş yaptık, baştan gezmek konusunda kararsız kalsak da bir kilisenin ve manastırın iç kısımlarını gezmek bence ilginçti, cemaate tepeden bakılan koro kısmından şarap imalathanesine pek çok yerini görmüş olduk, hatta çatısında bile gezindik. Bu kilise de tabiki kolonyal dönemden kalma, İspanyol Barok tarzı hakimiyeti var Bolivyalıları kendine özgü şeyleri yok denecek kadar az. Manastırda duvardaki freskler pek güzeldi, mor renkli İsa ikonu ise kilisedeki en absürd şeydi. Kiliseden çıktığımızda hava kararıyordu, otele uğradık, aslında niyetimiz güzel bir yemekti ama yol yorgunluğu aniden baş gösterince otelde pizza yiyip bira içip dinlenmeyi tercih ettik (pizzalar burada da acayip güzel bu bana haksızlık canım sadece pizza istiyo artık, dönüşte kaç kilo olucam allah bilir!)
Ertesi sabah ilk iş Peru büyükelçiliğine gittik tabiki, bu sefer epey meşakatli de olsa başvurumuzu tamamladık, öğlen biraz makarna yiyip otelden ayarladığımız şehir turuna başladık (Burada sightseeing otobüsler de var ama nedense özel turla aşağı yukarı aynı fiyata denk geliyor o yüzden biz biraz daha serbest olmak için özel turu tercih ettik. Rehberimiz Marisol bizi önce şehrin en zenginlerinin yaşadığı güney mahallesine götürdü 8soppahci, Florida gibi semtler), burası daha alçak olduğundan yaklaşık 2 derece daha sıcak oluyormuş, bu da daha çeşitli bitki yetişmesini sağlıyormuş, bu nedenle bu bölge parklardan zengin (La Paz’da hava sıcaklığı çok farketmiyor sadece yağmurlu mevsim-Aralıktan nisana-ve kuru mevsim var). Burdaki en önemli yapı Moon Valley (ay vadisi), Atacamadaki ay vadisinden oldukça farklı olan bu yapı yağmur erozyonunun kalay ve kum tabakalarından oluşan toprağı aşındırması sonucu oluşmuş, ortaya acayip şekilli kayalardan oluşan bir vadi çıkmış, tam bir şeye benzetmek imkansız şekilleri, sanki yeryüzü erimiş gibi. Yaklaşık yarım saat bu tuhaf labirentin içinde yürüdük, gezerken gördüğümüz kaktüslerden bazıları karaciğer hastalığına iyi geliyormuş, tıbbı boşlamadığım için bu önemli bilgiyi hemen kaydettim.
Daha sonra eski şehir kısmına doğru yola devam ettik, yolda Marisol ile Bolivya üzerine bir miktar konuştuk. Bolivyada eğitim parasızmış, gerekli bir sınavı geçen herkes üniversiteye gidebiliyormuş oyüzden her şehirde üniversite varmış. Ancak sağlık sistemi saece yaşıl, çocuk ve hamilelere ücretsizmiş, herkesi kapsayacak bir sağlık sigortası gelecek sene uygulamaya geçecekmiş. Özellikle kalayın fiyatının düşmesi ile Bolivyanın ekonomisi bozulmuş, kalay ocakları kapatılmak zorunda kalınmış, son 10-12 yılda ise doğalgaz önemli bir ihracat ürünü olmuş, turizm de ekonominin önemli bir faktörüymüş. Halk Morales’i çok destekliyor, heryerde afişleri ve fotoğrafları var, geçen seneki seçimde yedi rakibe karşı yarışmış, %65 oy ile ikinci kez seçilmiş.
Arabayla hastaneler bölgesi Mirafloresten yukarı çıkıp Killi Killi gözlem merkezine vardık, buradan şehre sırtını vermiş 6200 metredeki İllimani tepesini ve şehrin yeni ve eski yapılarını seyrettik. Şehir ilk kurulduğu zaman nehir bir sınır gibiymiş, kolonyalistler nehrin batısında, Murillo meydanı ve Calle Jeanin olduğu batı bölümünde, yerliler ise San Fransisco katedralinin ve pazarların olduğu doğu kesimde yaşarmış, bugün de bu durum hala devam ediyomuş. Buradan bakınca şehir ortasında gökdelenler ve çevresinde her yağmurla yıkılabilecek boyanamamış tuğla evler oldukça tuhaf bir tezatlık oluşturuyordu, insan o tuğla evlere bakmaya dayanamıyor bir süre sonra, gözünü kaçırıyor.
Sonraki durağımız Murillo meydanı şehrin ilk kurulduğu yer o zamanki adı tabiki Plaza de Arma ve tabiki Katedral en önemli köşede mevcut (bu katedralde beyaz renk yerine yerli renklerinde bir Meryemana –Brown Madonna- heykeli var, yaratıcı neden olmasın! Halkın %80’i Katolik ama aynı zamanda yerli gelenekleri ve inanışları da devam ediyor). Meydanın ortasında ise en önemli kahramanları Pedro Murillonun heykeli mevcut, heykelin dört tarafında da Gloria, Union, Fuerza ve Paz yazılı yani zafer, birlik, güçve barış. Anladığım kadarıyla Simon Bolivar, Sucre bir yana Murillo bir yana, onu çok seviyorlar. Murillo ilk başkaldırı hareketini 1810da başlatan insan, 1 sene sonra bu meydanda idam edilmiş, 1824’e kadar devam eden karışıklık, Güney Amerika ülkelerinin bağımsızlı için verilen savaş sonrası 1824’te sona ermiş, Simon Bolivar ilk, Sucre ikinci başkan olmuş sonrasında Bolivyalı olan ilk başkanları olan Santa Cruz başkan olmuş. Başlangıçta “Republic of Bolivar” olan ülkenin ismi 1830da “Republic of Bolivia” olmuş, 1 sene önce yapılan anayasa değişikliği ile de “Multinationalities State of Bolivia” adını almış, bu anayasa değişiklileri ile yerli halka önceden olmayan hakları tanınmış. Murillo meydanında ayrıca kolonyal dönemden kalma zarif binalar olan başbakanlık ve meclis binaları da bulunuyor, yargı merkezi ise Sucre’de ve ülkenin resmi başkenti Sucre, öyle değişik bir durum da var.
Son durağımız Cadı Pazarı. Burası aslında yirmi yıl önce bitkilerin satıldığı bir pazarken, İnkalar ve diğer eski uygarlıklara ait başta Pache mama(toprak ana) olmak üzere çeşitli sembolleri barındıran uğur eşyaları olan amuletler satılmaya başlanınca Cadı Pazarı denilmeye başlanmış. Oraları incelerken ne olduğunu anlayamadığım kahverenkli bir cisimi kurcalayınca lama fetüsü olduğunu anladım, bereket versin die yeni yapılan evlere gömüyorlarmış (demekki ismi Cadı pazarı olan bir yerde bilmediğin şeyleri ellememek lazımmış!).
Biraz dinlendikten sonra geleneksel yerel müzik ve danslardan oluşan “Pena” gösterisini seyretmeye daha önce müzede bize tarif ettikleri Marka Tamboya gittik, biraz erken davranmışız, 10’a kadar bir allahın kulu gelmedi sonra doldu ortalık. Sahnede ortada dev bir Pedro Murillo ve etrafında Tupac Kamur ve diğer bağımsızlık önderleri olan bir boyama mevcuttu. Önce dans şovu başladı, biraz uyduruk olsa da sonrada çıkan Pepe Murillo ve Los Bolivianos epey iyiydi, Bir vurmalı, iki gitar ve bir adet buraya özgü gitar olan charrangadan oluşuyor grup. Pepe herkese memleketini soruyor ve oranın şarkısını söylüyor, Türkiyeden olduğumuzu öğrenince buruldu biraz şarkı bilmediğinden ama sonradan Ajda’dan “Sensiz yıllarda”nın İspanyolca versiyonunu söylediğinde arayı kapatmış oldu bence. Bu arada Boliivya geleneksel yemeklerinin de tadına bakmış olduk, et ve lama eti üzerine daha çok, ben soğanlı biberli ve sosisli Pique Macho adında bir yemek yedim epey güzeldi ama ete doydum artık.
Son günümüz ise vizemizi geri almak, alışveriş yapmak ve ortalığa bakınmakla geçti. Koka müzesini de gezdik, kokanın buranın yerlileri için sembolik ve spiritüel anlamı olduğunu ve beyaz adama geldikten sonra işlerin nasıl sarpa sardığını, bağımlılık yapmayan ve fizyolojik bazı faydaları olan bu bitkiden tehlikeli bir uyuşturucu olan kokain yapımına başlandığını ve bu arada Coca Cola dahil pek çok yerde kullanıldığını (Colada eskiden direk kokain varmış şimdi ise koka var) görmüş olduk, yeni yönetimin amacı da kokanın değerinin teslim edilmesi ve koka yetiştiricilerinin üzerindeki baskının kaldırılarak kokain üreten imalathaneler üzerinden savaşın yürütülmesi yönünde.
İşler bitince akşam kendimizi Küba barına attık (madem Kübaya gidemiyoruz!) ve orada İngiliz dostlarımız Rebecca ve Nigel ile karşılaşıp epey lafladık (la Paz çok küçük canım, bir gün önce de ay vadisinde San ve Jun’a rastlamıştık!) Dostlarımız burada kalıp İspanyolca öğrenecekler ne güzel! Biraz Mojito içip kraliyet geyiği yaptıktan sonra otelimize döndük, ertesi sabah Tiwanikuya gitmek üzere erkenden La Pazdan ayrıldık.
La Paz’a aşık olmadım ama her haliyle beni etkiledi, Aynı anda hem bu kadar çirkin ve perişan olup hem de bu kadar güzel şeyleri barındırmak nasıl bir kader acaba?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder