8 Aralık 2010 Çarşamba

Copacabana & Puno


Merhaba!
La Paz’dan ayrıldıktan sonraki durağımız aynı zamanda Bolivya’daki son durağımız Copacabana veTtiticaca Gölü, sonra da sınırı geçip bu sefer de gölün Peru kısmında Puno’da 1 gün geçireceğiz. Titicaca gölü dünyanın deniz araçlarıyla ulaşım sağlanabilen en yüksek gölü, 8300 kilometrekare yani naçizane insan gözüyle denizden hiç farkı yok ama 3800 metre yükseklikte bir deniz kenarı! Büyük ve küçük kısımlardan oluşuyor, büyük kısmının en derin yeri 284 metreye ulaşıyor, küçük kısmı ise epey sığ ortalama 9 metre.

Titicacanın anlamı puma stone(taş puma), bu büyük ve küçük kısımlarının görünümü de tavşan kovalayan pumaya benzetilmiş. Ama bu göl ile ilgili esas en önemli nokta burada yaşayan insanlar tarafından son derece kutsal kabul ediliyor,1. İnka imparatoru Manco Qhapac’ın bu göldn doğduğuna inanılıyor, bu çevrede yaşamış her uygarlık tarafından da göle kutsal anlamlar yüklenmiş.
Bunda da şaşılacak bir şey yok gerçekten, gölün insanı etkileyen tatlı bir havası var, gökyüzü daha büyük ve mavi, bulutlar elle tutabileceğiniz kadar yakın sanki.

La Paz’ın El Alto bölgesinden Copacabanaya biraz maceralı bir yolculukla vardık, yolun ortasında otobüsten indik, kayıkla karşıya geçtik ( Copacabana gölün en dar yerinde bir yarımada şeklinde olduğu için), sonra otobüsü de arkamızdan büyükçe bir sal ile geçirdiler, böylece yola devam edip 1 saat sonra vardık.

Copacabana şehir meydanında enteresan bir kilise var sonradan gezme şansımız olmadı ama beyaz mavi taşlarla döşenmiş, insanın içini açan bir görünümü var, La Paz’da bahsettiğim Dark Virgin (Yerli Meryem) heykelinin esası da burada, dolayısıyla bir nevi kutsal bir yer kabul edilmiş ve bu nedenle Rio de Janerio’da bu isimle bir şapel yapılmış sonra da dev plajı ile şanı aldı yürüdü, bu gariban esas Copacabana ise çok mütevazi bir tatil kasabası, bana epeyce Akçakocayı andırıdı, orta halli oteller, iddiasız ama güze lokantalar, gölde bir sürü balıkçı kayıkları, sessiz, sakin, huzurlu. Gün batımı çok güzel oluyormuş ama hem çok yağmurluydu hem de geç olmuştu kaçırdık maalesef,
kendimize bir otel bulup meşhur alabalığını epey de ucuza yiyip yattık, ama yağmuru esas ertesi sabah gördük, tufan gibi ortalık, oraya buraya kaçışan turistler dışında ortada bir tane adam yok! Biz bahtsız bedevi turistler tekneye binip 2 saatlik bir yolculukla Güneş Adası (Isla del Sol)’e ulaştık.

Burası içinde üç tane köy olan ama motorlu araç bulunmayan bir ada, ama esas önemi İnkalar tarafından kutsal kabul edilmiş bir ada çünkü güneşin buradan doğduğuna inanılıyor, karşısındaki ada da Ay adası (Isla del Luna), buradan da ayın doğduğuna inanılmış. Bu nedenle İnkalardan kalma tapınaklar merdivenler (şimdi eşekler üzerine kabahatlerini yapmış ama!) ve küçücük müzelerde bazı kalıntılar mevcut, adanın kuzey ve güne bölgelerinde 2 durak yaparak buraları gezdik.

Bir de Kutsal Kaya mevcut kuzey kısmında, esas hikayenin burada geçtiği düşünülüyor, bu kayaya elinizi çok yaklaştırırsanız elektrik akımı hissedebiliyorsunuz. Adanın doğası da çok güzel özellikle göl kıyısında acayip manzaralar var, gezinin ilerleyen kısımlarında İnka kalıntılarının daha süper olanlarına rastlayacağız ama adadaki yürüyüş (tırmanma kısımları hariç!) epey güzeldi.










Copacabanaya döndükten hemen 1 saat sonra Puno’ya doğru yola çıktık. Bir kez daha sınır geçtik (Quitoya gitmezsek bu gideceğimiz son yeni ülke) ve gece Puno’ya vardık, önceden ayırttığımız Inka’s Rest isimli hostele yerleştik, iki odanın ortak kullandığı bir salonu mutfağı ve sınırsız çayı, DVD player’ı da olan odamızda bir de diğer odada o gece kimse olmayınca iyice yayıldık, acayip mutlu olduk ev gibi! Hostel sahiplerimiz ertesi günkü Floating Islands (Yüzen Adalar) ve Taquile adası turunu hem de Cusco otobüsünü hem iyi firmalarda hem de ucuza ayarlayınca keyfimiz de arttı, Peru’yu hemen sevdik.

Yüzen Adalar (floating islands) gezimizin en güzel ve ilginç kısımlarından biri oldu. Gölde 50 adet büyüklü küçüklü yüzen ada var, bunlar tamamen insan yapımı. 200 yıl önce İnka’lardan kaçan Uros kabilesi gölde önde sandallarda saklanırken daha sonra bu adaları yapmışlar, tamamen sazlardan yapılmış olan bu adalarda bugün de yaşamaya devam ediyorlar, epeyce özveri göstererek tabii.
En çaba gerektiren taraflarından biri de adayı sürekli yenilemeleri gerekiyor. Zemini sazların kökleri ve topraktan oluşan küplerden oluşuyor, küpler suya batmadan yüzeyde durabiliyor, bu küplere tahta çubuklar saplanıyor, çubuklar birbirine iplerle bağlanarak zemini tamamlanıyor, bunun üzerine de birbirine dik olacak şekilde iki sıra saz konuyor ve adanız hazır!
Ama bu sazlar 2 haftada kuruyor ve kuruyunca eriyip gidiyor dolayısıyla her iki haftada bir adanın zemini yeni bir kat ile yeniden yapılıyor, bitmeyen bir yerleşme hali. Evler de aynı sazdan ama bir kat daha yüksekte yapılmış, artık güneş enerjisi ile aydınlanabiliyor. Mutfak ise özellikle kuru mevsimde sazın üstüne bir toprak zemin daha konarak yapılıyor.
Ulaşım tabii sazdan teknelerle sağlanıyor, şekilleri ince uzun uçları yukarı doğru, hatta yerlilerin bu teknelerle Polinezyadan geldiklerine dair bir hipotez de var. Herşeyin yapımında kullanılan sazın kabuğunu soyunca da içi meyve olarak da yenebiliyor, daha mükemmel bir ekosistem olamaz herhalde!
Balık ve kuş ile besleniyorlar, diğer gerekli malzemeleri de kendi ürettiklerini değiş tokuş ederek alıyorlar, neredeyse tamamen kendine yeterli doğa ile bütünleşik bambaşka bir yaşam. Tabi çocukların okula gitmesi vs. için paraya ihtiyaç var, onu da artık turizmden karşılıyorlar, bu her ne kadar bu naif hayatı kirletir gibi gelse de herkes bir parça modern dünyayla iletişime geçmek zorunda galiba bu kaçınılmaz, yine de umarım bu bambaşka yaşam biçimi kirlenmeden kalır.


Yüzen adalarda biraz gezdikten sonra ikinci durağımız Taquile adasına doğru yola çıktık.

Bu ada gölün en büyük ikinci adası, burada yaşayan Queucha yerlileri geleneksel yaşamlarını hiç bozmadan yaşamaya devam etmişler, tarımla geçiniyorlar kocaman teraslar var adanın her yerinde ama esas hünerleri işlemecilik. Şapka ve kemer işleri hem çok özgün hem de hepsini bir hikayesi var. Erkeklerin bellerine taktıkları kemeri eşleri örüyor ve buna ailenin geçmişinde olan tüm önemli olayları simgelerler ile işliyor.

Evli erkekler kırmızı bir şapka takarken bekar erkekler beyaz-kırmızı bir şapka takıyor, çocukların şapkası ise çiçeğe benzetilmiş, onların da şapkalarının baş kısmı beyaz ise erkek, kırmızı ise kız çocuğu olduğu anlaşılıyor, çünkü 5 yaşına kadar çocukların saçları kesilmiyor, 5 yaşında törenle herkes bir parçasını kesiyor ve karşılık olarak küçük bir hediye veriyor. Kadınlarda ise kıyafetler konusunda böyle bir özgüllük yok ama etekler, bluzlar rengarenk, kırmızı, pespembe, parlak yeşil. Saçlarına siyah bir örtü örtüyorlar ama onun da bir sürü ponponu yine rengarenk, sadece hareket etseler bile inanılmaz güzel bu kadınları seyretmek.

Taquile adasında küçük bir yürüyüşten sonra bir ailenin işlettiği bir lokantaya oturduk, önce geleneksel danslarından biraz gösterdiler, hatta mucha mucha denilen eş arama dansında ailenin babası ile eşleşme şerefine eriştim!
Sonra Bolivyaya geldiğimizden beri iki öğünde bir yediğimiz ve mercimek yerine koymaya başladığımız bir tür buğday ve patatesle yapılan chairo çorbası içtik, taze alabalık trucho yedik, adayı öbür uca doğru geçen çok güzel bir yürüyüşten sonra tekneye vardık, adanın yeşilliği, temiz havası, inanılmaz gökyüzü ve bozulmamışlığı ile en sevdiğimiz yerlerden biri oldu.

Akşam Burak ile kendimize mangal ziyafeti yaptık, kasaba içinde biraz yürüyüş yaptık ve yarınki yolculuk için dinlenmek üzere hostelimize döndük, buradan en büyük durağımız Cuscoya hareket ediyoruz.
Yavaş yavaş ev özlemi başladı artık
Selamlar ve sevgiler herkese!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder