27 Kasım 2010 Cumartesi

Santiago, Valparaiso

Herkese merhaba!
Buenos Aireste geçirdiğimiz çok güzel bir haftanın arkasından biraz da gözümüz arkada kalarak Şili-Santiago’ya uçtuk, artık evimizden en uzak noktadayız. Buenos Airesliler şehirlerini o kadar seviyorlar ki herkes Santiagoda hiçbirşey yok havasındaydı, biz de etkilendik biraz heralde, biran önce Santiagoyu bitirip çöle doğru yola çıkmak hevesi lierisindeydik, ama uçaktan gördüğümüz muhteşem And dağları manzarası ve daha iner inmez güneşli ve güzel havası ile aklımızı çeldi. Havaalanındaki taksicilerden zor kurtulup metroyla şehire indik oradan da Couchsurfingdeki bu seferki evsahibimiz Christian’ın evine doğru yola çıktık. Yolda taksici ile bir türlü anlaşmayı başaramadık (bu sefer tek tük bildiğimiz İspanyolca kelimeler de yeterli olmadı, Şililer kendilerine göre daha değişik bir dille, daha doğrusu değişik bir İspanyolca ile konuşuyorlar) ama nihayetinde Alman dostumuzun evine ulaştık. Ev Las Condes denilen bölgede, burası şehrin biraz dışında tek katlı bahçeli evlerinin olduğu bölümü, dostumuzun bahçesinde küçük bir havuz bile vardı. Christian ve Mandy ile tanıştık, 6 aydan beri Şilide yaşayan Alman bir çift, Mandy öğretmenlik yapmaya gelmiş, Christian da Berlindeki televizyon yapımcılığı işini bırakıp peşinden gelmiş, şimdi İspanyolca öğrenmeye çalışıyor. İkisi de elektronik müzik hastası evlerinde DJ sistemlerinden mevcut. Evde sürekli müzik çalınıyor, acayip bişi, ama misafiriz diye çok abartmadılar, Burakın asapları da bozulmamış oldu.
Eve yerleştikten sonra kendimizi dışarı attık ama bu arada akşamüstü olmuştu, şehir meydanında biraz yürüyüş yaptık.Şehrin yapısı Buenos Airesten biraz farklı, dağların üstünde çok daha küçücük gibi gözüküyor, ama 3 milyon kişi yaşıyormuş. Şehir merkezinde eski ve yeni binalar yanyana ama eski binaların cephesini tamamen ayna olacak şekilde yapmışlar, böylece üstüne eski binaların yansımaları düşüyor ve çok güzel bir manzara ortaya çıkıyor. Şehrin esas meydanı Plaza de Arma epey büyük, bir tarafında tabiki katedral var öbür tarafında yanyana birkaç müze dizilmiş, bunlardan biri de Şili tarihini anlatan ve ilginç olacağını düşündüğüm Museo Historica Nacional, ama ne yazık ki müzeleri gezme şansımız olmadı. Meydanın ortası ise tam şenlik, trafiğe kapalı sadece yayalara açık, ortada kahve gibi bir bölümde tüm masalarda amcalar satranç oynuyor, kenarda sokak pazarı kurulmuş, nutuk atarak dolaşanından tut yere dev resimler çizenine bir sürü değişik tip, çocuklar heykellerin arasında saklambaç oynuyor, bir tarafta noel için dev bir çam ağacı süsü inşa edilmekte herkes onu seyrediyor. Arjantinden ete doymuş olarak geldiğimiz için Gis’in tavsiyesine uyup taze ve ucuz ve güzel balık yiyebileceğimizi umarak Mercado Central’de balık pazarına gittik ama saat altıyı geçtiğinden herkes çoktan toplanmıştı, buraya öğlen saatlerinde gelmek daha uygun sanırım (Şilinin balık ve deniz ürünlerinin güzel olduğunu Arjantinliler bile söyledi ama biz bir türlü denk getiremedik!) Son kalan enerjimizde yürüyerek Bellavista mahallesine geldik, burası Santiago Üniversitesinin bulunduğu ve etrafta sürekli bir öğrenci aktivitesi bulunması nedeniyle çok canlı, rengarenk evleriyle süper sevimli, ağaçlı, bence Santiagonun en güzel yeri. Oraya ulaşmak için Santiagoyu ortadan ikiye bölen Rio Mapocho’dan karşıya geçip Pio Monio sokağına girdik. (Bu nehir muhtemelen başka aylarda canlıdır ama biz gezerken hem çok cılızdı hem de tam olarak hangi yöne akacağını kestirememiş gibi bir hali vardı) Kendimize yer ararken ara sokağa girip “Patio Bellavista” diye bir yere çıktık, burası çevresinde küçük kafe ve yemek yenecek yerler ve takı satan dükkanların olduğu ortası avlu gibi boş ve arkada And dağları manzarası ile o akşam bize güzel bir sığınak oldu. Herkes bizi Bolivyada aç kalıcağımız konusunda uyardığı için protein ağırlıklı beslenmemizi yaptık, biralarımızı içip eve döndük.



Ertesi gün de Las Cordeste küçük bir parkta kahvaltı yaptıktan sonra San Cristobal tepesine çıkmak üzere yola çıktık, metrodan indip yeryüzüne çıktığımız anda kendimizi protestocu ve neşeli bir güruhun içinde ve bir konserin ortasında bulduk! Aslında Santiagoda Buenos Airesteki kadar sık protesto ve gösteri olmuyormuş ama bu aralar kamu görevlileri ile devlet arasında yıllık maaş zammı konusunda anlaşmazlık mevcutmuş (ne kadar ilginç!!!) bu da bizdeki KESK muadili bir grubun eylemiymiş, biz de alanda kalıp Şilili kamu çalışanlarına bir süre destek olduktan sonra yola devam ettik ama nerden bilebilirdik ki eylem bize şanssızlık olarak geri dönecekmiş! Eylem kapsamında San Cristobal tepesini de bir günlüğüne de olsa kapatan eylemcilere saygıyla ama moralimiz bozuk olarak Pablo Nerudanın evine doğru yola çıktık, tam evin önüne gelmiştik ki kalabalık bir grup peşimizden geldi ve orayla ilgili konuşmaya başladılar, başlarında kırmızı tişörtlü bir oğlan, muhabbetler hafif geyik hafif ciddi, anladık ki bizim Buenos Aireste çok bayıldığımız Free Tour’un Santiagodaki replikası! Öğleden sonra turuna katılmak üzere rehberimiz ve yeni grupla saat 3’teşehrin ilk kurulduğu yer olan Plaza de Armada buluştuk (sonra benim şaşkınlığım neticesinde turu kaybettik ve yeniden yakaladık! Epey bir koştuk ama! Ekibi yakaladığımızda Constitucion Meydanına varmışlardı. Contitucion meydanı başbakanlık sarayı La Moneda’nın bulunduğu yer. La Moneda mimarisi sade ve çok etkileyici olmakla birlikte Şili yakın tarihinin en kötü anlarına tanıklık etmiş bir dev bir saray, özellikle seçimle iktidara gelen ilk Marksist lider olan Salvador Allende’nin üç yıllık devlet yönetimi sonrası Pinochet’nin başını çektiği bir generaller cuntası tarafından 11 Eylül 1973 günü yapılan darbede “beni buradan ya halkım kendi isteği ile çıkarır ya da ölümü çıkarırlar” diyerek intihar ettiği yer. 3 yıllık Halk Cephesi iktidarı Şili tarhinde çok önemli bir dönem o zamana kadar süregiden sosyal adaletsizliğin harekete geçirdiği halk kitleleri tarafından seçimle gelen bu hükümet, özellikle bakır madenlerini kamulaştırma gibi pek çok önemli iş yaptıysa da gerek Amerika ve diğer büyük devletlerin ticari ambargosu sonucu ortaya çıkan ekonomik darboğaz, gerek halk ve asker desteğinin kuvvetli olmaması gerekse de bir takım gizli kapaklı siyasi oyunlar nedeniyle yıkılmış. Darbe çok çok kanlı geçmiş, daha ilk günden pek çok insan sokaklarda kurşuna dizilmiş, La Moneda ve ünlü şair Nerudanın evi de dahil olmak üzere pek çok bina harabeye çevrilmiş, pek çok insan da kaybolmuş veya siyasi mülteci olmuş, uzun yıllar siyasi cinayetler devam etmiş ve Pinochet iktidarı ancak 1988’de seçim yapılma kararı alınarak 1989’da seçimle iktidar el değiştirince sona ermiş ve görece daha normal bir rejime geçilebilmiş. Dürüst ve cesur bir insan olan Allende’nin dev bir heykeli bugün Constitucion meydanında heybetle dikiliyor. Şililerin bu olaylara tavırları ise oldukça parçalı bulutlu, insanların yarısı Allendenin heykeline hergün çiçekler bırakırken yarısı tükürüyor, aynı şekilde Pinochet bir kısmın nefretini kazanmışken bazı insanlar tarafından hala sevilebiliyor. İnsanın anlamakta zorlanacağı bir şey bu ama dışardan bakan bir insan için net gözüken şeyler olayların içine girince bulanıklaşabiliyor belki de…
Bu kısa yakın tarih kısmından sonra gezimize dönersek… La Monedanın altında büyük bir müze mevcutmuş ve rehberimizin söylediğine göreözellikle modern sanat eserleri epey güzelmiş, tabii biz vakitsizlikten ona da gidemedik. İlk kurulan üniversite binası, şehrin 1900lerin başındaki en yüksek binası (10 katlıymış!), Şilinin en büyük bayrağı (bu gerçekten çok haşmetli, La Monedanın arka kısmında gönderde), depremin duvarlarını çatlattığı tiyatro binası, Santa Lucia parkı gibi şehrin önemli yerlerini gezip bir yandan da Santiagonun en süper taraflarından biri olan sokakta atıştırma kültürünün ayrıntılarını öğrendik, Nut4Nuts (kavrulmuş tatlı badem), Mote Con Huesillo (kavrulmuş buğday ve kayısı ve kayısı suyu), So Pai Pillas (tatlı kabaktan yapılan bir hamurun üstüne sürülen acısos/avakado sosu) gibi lezzet duraklarında ara verdik, pisqoue sour isimli özel içkilerini denemek için yarım saat ayırdık (bu içki Peru ve Şili arasında yıllardır süren bir tartışmanın da kaynağı, her iki ülke de kendinin olduğunu iddia ediyor tabi, Peru’da Pisqoue diye bir şehir de varmış onlar bu açıdan biraz daha haklı gibi olunca Şili de aynı adla bir şehir kurmuş!!). San Cristobal tepesinin haşmetli manzarasına tekrar bakıp Bellavistadan geçerek Nerudanın evini önünde turumuzu tamamladık, sonra da Bellavistadaki çarşıda biraz gezinip sadece Şili’de bulunan çok güzel mavi bir taş olan Lapsuslazuli ile yapılan eserleri inceledik. Akşam Christian’ın evine dönmeden gezide rehberimizin tavsiye ettiği Şilinin en eski barlarından La Piojera’ya uğramaya ve Şilinin gerçek yerel içkisi terremonteyi denemeye karar verdik. La Piojera balık pazarının hemen yan sokağında, gerçekten eski ve Sakaryadaki barları seven birinin hoşuna gidecek bir yer, biz çok sevdik! Duvarda saçma sapan resimler, dekorasyon olarak Şili bayrakları asılmış, herkes hepbir ağızdan bağırarak konuşuyor, bir yanda yerliler şarkı söylüyor, karanlık bir girintiden yiyecek birşeyler alınıyor, barmen içkini verirken en az yarısını tezgaha boşaltıyor öyle bir yer işte. Terremonte ise ayrı bir hikaye, beyaz şarap, fernet(buraya özgü başka bir içki bu da) ve ananas dondurmasını karıştırarak yapılıyor, dondurma eriyene kadar bekliyip içmeye başlıyorsun, önce tatlı sütlü bir içecek içerken bardağın yarısında tatlı bir başdönmesi başlıyor, sonu ise kişisel performansa bağlı (içkinin İngilizce adı earthquake!). Biz içmeye başlarken yanımıza oturan Şilili gençlerle Allende-Pinochet konusunu tartışırken epeyce gecikmişiz (bu arada bardakiler tam kafa insanlardı bozuk bir İngilizce-ispanyolca ile anlaşmamıza rağmen bir sürü insan çıkarken elimizi sıktı, mail adresleri alınıp verildi filan!) Gece epey geç döndük eve.


Ertesi gün ise önce gidenlerin hepsinden methini duyduğumuz Valparaiso-Vina Del Mar gezisini yaptık ama Santiago kadar zevkli gelmedi bize. Valparaiso bir liman kenti, 1900’lerin başında önemli bir ticaret merkeziymiş, Panama kanalının açılmasıyla önemini kaybetmiş. Şimdi de büyük ve bakımsız bir hali var. Eski şehir kısmı oldukça dik bir tepenin üstünde kurulu, şehrin belli noktalarından kalkan asansörler ile ulaşılıyor (asansör dediğim çok eski model teleferiğe benzer bir sistem). Dar sokaklar ve rengarenk evlerle dolu bu kısım sevimli sayılabilir ama pek çok yerde inşaatlar var ayrıca manzaraya bakmak için çıktığınız teraslardan şehrin limanı görülüyor ki eğer mal nakliyatı seyretmek gibi bir merakınız yoksa pek ilginç değil. Broşürlerde filan “bohem” bir atmosferden bahsediliyor ama kısa sürede biz anlayamadık belki, enteresan insanlar da yaşıyormuş onlarla da karşılaşmadık maalesef. Pablo Nerudanın burada da bir evi var ama bu bölgedeki üç evi içerisinde en az özellikli olanı. Valparaisoda yaptığımız en iyi şey çorba, ara sıcak, et yemeği, tatlı, şarap ve kahveden oluşan bir ziyafeti çok çok ucuz bir fiyata yemek oldu, soora da doğru Vina Del Mar’a geçtik. Vina bahçeler şehriymiş, Santiagoluların haftasonu tatilinde filan denize girdikleri bir sayfiye bölgesi, önceden gezdiğimiz şehirlere göre çok daha yeni, çok katlı gökdelen tipi yapılar deniz kenarını doldurmuş, bu yüzden İzmiri andırdı birazcık. AMA dev gibi bir pasifik sahili var, ÇOK GÜZEL! Ben daha önce okyanus hiç görmediğim için acayip heyecanlandım, dev dalgalar ve kilometrelerce uzanan kumsalı görünce, epey bir süre ıslansam da dalgalarla oynadım, denizi seyreden martıları ve çocukları seyrettik, herkes kumla heykel yapıyordu biz de kendi resmimizi yaptık. Sonra koşa koşa terminale döndük tabi, yolda da benim zorumla karbonhidrat bombası chorrillana atıştırdık (patates kızartması üstü soğan üstü yumurta üstü et ve sosis şeklinde, tam babama layık!
Son günümüzde de Christian ve Mandy ile vedalaşıp hediyemizi verdik (İstanbuldan son anda aldığım nazar boncuklu hediyelere çok bayılıyorlar ben de çok seviniyorum!) Kalan son 2 saatimizde de Pablo Nerudanın Santiago’da sevgilisi ve son eşi Mathilde için yaptırmış olduğu Casa La Chascona’yı gezdik, ve sanırım gezinin en güzel kısmı da buydu. Chascona adı Mathilde'in kıvırcık saçlarına ithafen konmuş. Ev San Cristobal tepesine yaslanmış, ve bildiğim hiçbir eve hiçbir yapıya benzemiyor! Neruda evi gemi şeklinde tasarlamış, güverteye benzer büyük bir yatak odası, kamaralar gibi çeşitli misafir konuk odaları ve barlar, tam ortada patio dedikleri minik bir bahçe ve bu bahçenin yanında eskiden içinden su dolu ve üstünde bir KÖPRÜ olan bir gölcüğü de olan minik bir cennet… Odaların bir kısmı birbirinden bağımsız, bunlara geçmek için bahçeden geçmek gerekiyor, evin her yerinde oturmak konuşmak içmek ve okumak için yapılmış bir sürü alan.. Odaları n içinde de çoğu kaybolmuş olmakla beraber hala insanı şaşırtan ve gülümseten bir çok değişik obje, dev ayakkabılardan karpuz resmi koleksiyonuna kadar.. Belli ki içinde aşık olmak, dostlarla beraber olmak ve mutlu olmak için yapılmış. Zaten Neruda yaşarken çok tanınan ve bir o kadar da herkes tarafından sevilen bir insan, en acısı darbeden 12 gün sonra yaşama veda eden bu büyük insanın cenazesi İsla del Negradan getirtildiğinde evinin darbeciler tarafından çoktan harabeye çevrilmiş olması. Görkemli bir cenazenin ardından Mathilde elinden geldiğince evi onarmaya çalışmış, ama başta kitapları olmak üzere bütün hayatı boyunca topladığı pek çok şey darmadağın olmuş.
Santiago gezimizi de böyle hem mutlu hem hüzünlü bitirdik. Bu dağların içinde küçücükmüş gibi gözüken ama insanın dolaştıkça dolaşası gelen ve hiç bitmeyen bu şehri çok sevdik, umarım bir kez daha görme şansımız olur, o zaman kaçırdıklarımızı yakalama şansımız olur ve bir akşamüstü sisler dağılmışken San Cristobal tepesine bu sefer teleferikle çıkmayı başarır ve And dağlarını seyrederiz ve İsla Del Negradaki hiç kimsenin bozamadığı ve muhteşem ve absürd koleksiyonuyla dolu evinde Pablo Nerudaya bir kere daha hayran oluruz.
Öğleden sonra kalkan uçağımız ise bizi o kadar başka bir dünyaya getirdi ki… hiçliğin ortası.Ama bu kısmı sanırım medeniyetten uzak geçireceğimiz bir haftanın sonunda ancak anlatabileceğim o zamana kadar herkese sevgiler ve tutam tutam Şili güneşi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder