27 Kasım 2010 Cumartesi

Santiago, Valparaiso

Herkese merhaba!
Buenos Aireste geçirdiğimiz çok güzel bir haftanın arkasından biraz da gözümüz arkada kalarak Şili-Santiago’ya uçtuk, artık evimizden en uzak noktadayız. Buenos Airesliler şehirlerini o kadar seviyorlar ki herkes Santiagoda hiçbirşey yok havasındaydı, biz de etkilendik biraz heralde, biran önce Santiagoyu bitirip çöle doğru yola çıkmak hevesi lierisindeydik, ama uçaktan gördüğümüz muhteşem And dağları manzarası ve daha iner inmez güneşli ve güzel havası ile aklımızı çeldi. Havaalanındaki taksicilerden zor kurtulup metroyla şehire indik oradan da Couchsurfingdeki bu seferki evsahibimiz Christian’ın evine doğru yola çıktık. Yolda taksici ile bir türlü anlaşmayı başaramadık (bu sefer tek tük bildiğimiz İspanyolca kelimeler de yeterli olmadı, Şililer kendilerine göre daha değişik bir dille, daha doğrusu değişik bir İspanyolca ile konuşuyorlar) ama nihayetinde Alman dostumuzun evine ulaştık. Ev Las Condes denilen bölgede, burası şehrin biraz dışında tek katlı bahçeli evlerinin olduğu bölümü, dostumuzun bahçesinde küçük bir havuz bile vardı. Christian ve Mandy ile tanıştık, 6 aydan beri Şilide yaşayan Alman bir çift, Mandy öğretmenlik yapmaya gelmiş, Christian da Berlindeki televizyon yapımcılığı işini bırakıp peşinden gelmiş, şimdi İspanyolca öğrenmeye çalışıyor. İkisi de elektronik müzik hastası evlerinde DJ sistemlerinden mevcut. Evde sürekli müzik çalınıyor, acayip bişi, ama misafiriz diye çok abartmadılar, Burakın asapları da bozulmamış oldu.
Eve yerleştikten sonra kendimizi dışarı attık ama bu arada akşamüstü olmuştu, şehir meydanında biraz yürüyüş yaptık.Şehrin yapısı Buenos Airesten biraz farklı, dağların üstünde çok daha küçücük gibi gözüküyor, ama 3 milyon kişi yaşıyormuş. Şehir merkezinde eski ve yeni binalar yanyana ama eski binaların cephesini tamamen ayna olacak şekilde yapmışlar, böylece üstüne eski binaların yansımaları düşüyor ve çok güzel bir manzara ortaya çıkıyor. Şehrin esas meydanı Plaza de Arma epey büyük, bir tarafında tabiki katedral var öbür tarafında yanyana birkaç müze dizilmiş, bunlardan biri de Şili tarihini anlatan ve ilginç olacağını düşündüğüm Museo Historica Nacional, ama ne yazık ki müzeleri gezme şansımız olmadı. Meydanın ortası ise tam şenlik, trafiğe kapalı sadece yayalara açık, ortada kahve gibi bir bölümde tüm masalarda amcalar satranç oynuyor, kenarda sokak pazarı kurulmuş, nutuk atarak dolaşanından tut yere dev resimler çizenine bir sürü değişik tip, çocuklar heykellerin arasında saklambaç oynuyor, bir tarafta noel için dev bir çam ağacı süsü inşa edilmekte herkes onu seyrediyor. Arjantinden ete doymuş olarak geldiğimiz için Gis’in tavsiyesine uyup taze ve ucuz ve güzel balık yiyebileceğimizi umarak Mercado Central’de balık pazarına gittik ama saat altıyı geçtiğinden herkes çoktan toplanmıştı, buraya öğlen saatlerinde gelmek daha uygun sanırım (Şilinin balık ve deniz ürünlerinin güzel olduğunu Arjantinliler bile söyledi ama biz bir türlü denk getiremedik!) Son kalan enerjimizde yürüyerek Bellavista mahallesine geldik, burası Santiago Üniversitesinin bulunduğu ve etrafta sürekli bir öğrenci aktivitesi bulunması nedeniyle çok canlı, rengarenk evleriyle süper sevimli, ağaçlı, bence Santiagonun en güzel yeri. Oraya ulaşmak için Santiagoyu ortadan ikiye bölen Rio Mapocho’dan karşıya geçip Pio Monio sokağına girdik. (Bu nehir muhtemelen başka aylarda canlıdır ama biz gezerken hem çok cılızdı hem de tam olarak hangi yöne akacağını kestirememiş gibi bir hali vardı) Kendimize yer ararken ara sokağa girip “Patio Bellavista” diye bir yere çıktık, burası çevresinde küçük kafe ve yemek yenecek yerler ve takı satan dükkanların olduğu ortası avlu gibi boş ve arkada And dağları manzarası ile o akşam bize güzel bir sığınak oldu. Herkes bizi Bolivyada aç kalıcağımız konusunda uyardığı için protein ağırlıklı beslenmemizi yaptık, biralarımızı içip eve döndük.



Ertesi gün de Las Cordeste küçük bir parkta kahvaltı yaptıktan sonra San Cristobal tepesine çıkmak üzere yola çıktık, metrodan indip yeryüzüne çıktığımız anda kendimizi protestocu ve neşeli bir güruhun içinde ve bir konserin ortasında bulduk! Aslında Santiagoda Buenos Airesteki kadar sık protesto ve gösteri olmuyormuş ama bu aralar kamu görevlileri ile devlet arasında yıllık maaş zammı konusunda anlaşmazlık mevcutmuş (ne kadar ilginç!!!) bu da bizdeki KESK muadili bir grubun eylemiymiş, biz de alanda kalıp Şilili kamu çalışanlarına bir süre destek olduktan sonra yola devam ettik ama nerden bilebilirdik ki eylem bize şanssızlık olarak geri dönecekmiş! Eylem kapsamında San Cristobal tepesini de bir günlüğüne de olsa kapatan eylemcilere saygıyla ama moralimiz bozuk olarak Pablo Nerudanın evine doğru yola çıktık, tam evin önüne gelmiştik ki kalabalık bir grup peşimizden geldi ve orayla ilgili konuşmaya başladılar, başlarında kırmızı tişörtlü bir oğlan, muhabbetler hafif geyik hafif ciddi, anladık ki bizim Buenos Aireste çok bayıldığımız Free Tour’un Santiagodaki replikası! Öğleden sonra turuna katılmak üzere rehberimiz ve yeni grupla saat 3’teşehrin ilk kurulduğu yer olan Plaza de Armada buluştuk (sonra benim şaşkınlığım neticesinde turu kaybettik ve yeniden yakaladık! Epey bir koştuk ama! Ekibi yakaladığımızda Constitucion Meydanına varmışlardı. Contitucion meydanı başbakanlık sarayı La Moneda’nın bulunduğu yer. La Moneda mimarisi sade ve çok etkileyici olmakla birlikte Şili yakın tarihinin en kötü anlarına tanıklık etmiş bir dev bir saray, özellikle seçimle iktidara gelen ilk Marksist lider olan Salvador Allende’nin üç yıllık devlet yönetimi sonrası Pinochet’nin başını çektiği bir generaller cuntası tarafından 11 Eylül 1973 günü yapılan darbede “beni buradan ya halkım kendi isteği ile çıkarır ya da ölümü çıkarırlar” diyerek intihar ettiği yer. 3 yıllık Halk Cephesi iktidarı Şili tarhinde çok önemli bir dönem o zamana kadar süregiden sosyal adaletsizliğin harekete geçirdiği halk kitleleri tarafından seçimle gelen bu hükümet, özellikle bakır madenlerini kamulaştırma gibi pek çok önemli iş yaptıysa da gerek Amerika ve diğer büyük devletlerin ticari ambargosu sonucu ortaya çıkan ekonomik darboğaz, gerek halk ve asker desteğinin kuvvetli olmaması gerekse de bir takım gizli kapaklı siyasi oyunlar nedeniyle yıkılmış. Darbe çok çok kanlı geçmiş, daha ilk günden pek çok insan sokaklarda kurşuna dizilmiş, La Moneda ve ünlü şair Nerudanın evi de dahil olmak üzere pek çok bina harabeye çevrilmiş, pek çok insan da kaybolmuş veya siyasi mülteci olmuş, uzun yıllar siyasi cinayetler devam etmiş ve Pinochet iktidarı ancak 1988’de seçim yapılma kararı alınarak 1989’da seçimle iktidar el değiştirince sona ermiş ve görece daha normal bir rejime geçilebilmiş. Dürüst ve cesur bir insan olan Allende’nin dev bir heykeli bugün Constitucion meydanında heybetle dikiliyor. Şililerin bu olaylara tavırları ise oldukça parçalı bulutlu, insanların yarısı Allendenin heykeline hergün çiçekler bırakırken yarısı tükürüyor, aynı şekilde Pinochet bir kısmın nefretini kazanmışken bazı insanlar tarafından hala sevilebiliyor. İnsanın anlamakta zorlanacağı bir şey bu ama dışardan bakan bir insan için net gözüken şeyler olayların içine girince bulanıklaşabiliyor belki de…
Bu kısa yakın tarih kısmından sonra gezimize dönersek… La Monedanın altında büyük bir müze mevcutmuş ve rehberimizin söylediğine göreözellikle modern sanat eserleri epey güzelmiş, tabii biz vakitsizlikten ona da gidemedik. İlk kurulan üniversite binası, şehrin 1900lerin başındaki en yüksek binası (10 katlıymış!), Şilinin en büyük bayrağı (bu gerçekten çok haşmetli, La Monedanın arka kısmında gönderde), depremin duvarlarını çatlattığı tiyatro binası, Santa Lucia parkı gibi şehrin önemli yerlerini gezip bir yandan da Santiagonun en süper taraflarından biri olan sokakta atıştırma kültürünün ayrıntılarını öğrendik, Nut4Nuts (kavrulmuş tatlı badem), Mote Con Huesillo (kavrulmuş buğday ve kayısı ve kayısı suyu), So Pai Pillas (tatlı kabaktan yapılan bir hamurun üstüne sürülen acısos/avakado sosu) gibi lezzet duraklarında ara verdik, pisqoue sour isimli özel içkilerini denemek için yarım saat ayırdık (bu içki Peru ve Şili arasında yıllardır süren bir tartışmanın da kaynağı, her iki ülke de kendinin olduğunu iddia ediyor tabi, Peru’da Pisqoue diye bir şehir de varmış onlar bu açıdan biraz daha haklı gibi olunca Şili de aynı adla bir şehir kurmuş!!). San Cristobal tepesinin haşmetli manzarasına tekrar bakıp Bellavistadan geçerek Nerudanın evini önünde turumuzu tamamladık, sonra da Bellavistadaki çarşıda biraz gezinip sadece Şili’de bulunan çok güzel mavi bir taş olan Lapsuslazuli ile yapılan eserleri inceledik. Akşam Christian’ın evine dönmeden gezide rehberimizin tavsiye ettiği Şilinin en eski barlarından La Piojera’ya uğramaya ve Şilinin gerçek yerel içkisi terremonteyi denemeye karar verdik. La Piojera balık pazarının hemen yan sokağında, gerçekten eski ve Sakaryadaki barları seven birinin hoşuna gidecek bir yer, biz çok sevdik! Duvarda saçma sapan resimler, dekorasyon olarak Şili bayrakları asılmış, herkes hepbir ağızdan bağırarak konuşuyor, bir yanda yerliler şarkı söylüyor, karanlık bir girintiden yiyecek birşeyler alınıyor, barmen içkini verirken en az yarısını tezgaha boşaltıyor öyle bir yer işte. Terremonte ise ayrı bir hikaye, beyaz şarap, fernet(buraya özgü başka bir içki bu da) ve ananas dondurmasını karıştırarak yapılıyor, dondurma eriyene kadar bekliyip içmeye başlıyorsun, önce tatlı sütlü bir içecek içerken bardağın yarısında tatlı bir başdönmesi başlıyor, sonu ise kişisel performansa bağlı (içkinin İngilizce adı earthquake!). Biz içmeye başlarken yanımıza oturan Şilili gençlerle Allende-Pinochet konusunu tartışırken epeyce gecikmişiz (bu arada bardakiler tam kafa insanlardı bozuk bir İngilizce-ispanyolca ile anlaşmamıza rağmen bir sürü insan çıkarken elimizi sıktı, mail adresleri alınıp verildi filan!) Gece epey geç döndük eve.


Ertesi gün ise önce gidenlerin hepsinden methini duyduğumuz Valparaiso-Vina Del Mar gezisini yaptık ama Santiago kadar zevkli gelmedi bize. Valparaiso bir liman kenti, 1900’lerin başında önemli bir ticaret merkeziymiş, Panama kanalının açılmasıyla önemini kaybetmiş. Şimdi de büyük ve bakımsız bir hali var. Eski şehir kısmı oldukça dik bir tepenin üstünde kurulu, şehrin belli noktalarından kalkan asansörler ile ulaşılıyor (asansör dediğim çok eski model teleferiğe benzer bir sistem). Dar sokaklar ve rengarenk evlerle dolu bu kısım sevimli sayılabilir ama pek çok yerde inşaatlar var ayrıca manzaraya bakmak için çıktığınız teraslardan şehrin limanı görülüyor ki eğer mal nakliyatı seyretmek gibi bir merakınız yoksa pek ilginç değil. Broşürlerde filan “bohem” bir atmosferden bahsediliyor ama kısa sürede biz anlayamadık belki, enteresan insanlar da yaşıyormuş onlarla da karşılaşmadık maalesef. Pablo Nerudanın burada da bir evi var ama bu bölgedeki üç evi içerisinde en az özellikli olanı. Valparaisoda yaptığımız en iyi şey çorba, ara sıcak, et yemeği, tatlı, şarap ve kahveden oluşan bir ziyafeti çok çok ucuz bir fiyata yemek oldu, soora da doğru Vina Del Mar’a geçtik. Vina bahçeler şehriymiş, Santiagoluların haftasonu tatilinde filan denize girdikleri bir sayfiye bölgesi, önceden gezdiğimiz şehirlere göre çok daha yeni, çok katlı gökdelen tipi yapılar deniz kenarını doldurmuş, bu yüzden İzmiri andırdı birazcık. AMA dev gibi bir pasifik sahili var, ÇOK GÜZEL! Ben daha önce okyanus hiç görmediğim için acayip heyecanlandım, dev dalgalar ve kilometrelerce uzanan kumsalı görünce, epey bir süre ıslansam da dalgalarla oynadım, denizi seyreden martıları ve çocukları seyrettik, herkes kumla heykel yapıyordu biz de kendi resmimizi yaptık. Sonra koşa koşa terminale döndük tabi, yolda da benim zorumla karbonhidrat bombası chorrillana atıştırdık (patates kızartması üstü soğan üstü yumurta üstü et ve sosis şeklinde, tam babama layık!
Son günümüzde de Christian ve Mandy ile vedalaşıp hediyemizi verdik (İstanbuldan son anda aldığım nazar boncuklu hediyelere çok bayılıyorlar ben de çok seviniyorum!) Kalan son 2 saatimizde de Pablo Nerudanın Santiago’da sevgilisi ve son eşi Mathilde için yaptırmış olduğu Casa La Chascona’yı gezdik, ve sanırım gezinin en güzel kısmı da buydu. Chascona adı Mathilde'in kıvırcık saçlarına ithafen konmuş. Ev San Cristobal tepesine yaslanmış, ve bildiğim hiçbir eve hiçbir yapıya benzemiyor! Neruda evi gemi şeklinde tasarlamış, güverteye benzer büyük bir yatak odası, kamaralar gibi çeşitli misafir konuk odaları ve barlar, tam ortada patio dedikleri minik bir bahçe ve bu bahçenin yanında eskiden içinden su dolu ve üstünde bir KÖPRÜ olan bir gölcüğü de olan minik bir cennet… Odaların bir kısmı birbirinden bağımsız, bunlara geçmek için bahçeden geçmek gerekiyor, evin her yerinde oturmak konuşmak içmek ve okumak için yapılmış bir sürü alan.. Odaları n içinde de çoğu kaybolmuş olmakla beraber hala insanı şaşırtan ve gülümseten bir çok değişik obje, dev ayakkabılardan karpuz resmi koleksiyonuna kadar.. Belli ki içinde aşık olmak, dostlarla beraber olmak ve mutlu olmak için yapılmış. Zaten Neruda yaşarken çok tanınan ve bir o kadar da herkes tarafından sevilen bir insan, en acısı darbeden 12 gün sonra yaşama veda eden bu büyük insanın cenazesi İsla del Negradan getirtildiğinde evinin darbeciler tarafından çoktan harabeye çevrilmiş olması. Görkemli bir cenazenin ardından Mathilde elinden geldiğince evi onarmaya çalışmış, ama başta kitapları olmak üzere bütün hayatı boyunca topladığı pek çok şey darmadağın olmuş.
Santiago gezimizi de böyle hem mutlu hem hüzünlü bitirdik. Bu dağların içinde küçücükmüş gibi gözüken ama insanın dolaştıkça dolaşası gelen ve hiç bitmeyen bu şehri çok sevdik, umarım bir kez daha görme şansımız olur, o zaman kaçırdıklarımızı yakalama şansımız olur ve bir akşamüstü sisler dağılmışken San Cristobal tepesine bu sefer teleferikle çıkmayı başarır ve And dağlarını seyrederiz ve İsla Del Negradaki hiç kimsenin bozamadığı ve muhteşem ve absürd koleksiyonuyla dolu evinde Pablo Nerudaya bir kere daha hayran oluruz.
Öğleden sonra kalkan uçağımız ise bizi o kadar başka bir dünyaya getirdi ki… hiçliğin ortası.Ama bu kısmı sanırım medeniyetten uzak geçireceğimiz bir haftanın sonunda ancak anlatabileceğim o zamana kadar herkese sevgiler ve tutam tutam Şili güneşi...

24 Kasım 2010 Çarşamba

Buenos Aires-Son Üç Gün








Buenos Dias!

Buenos Airese dönmek çok güzel!

Gezimizin ikinci kısım Buenos Aires bölümü Gis ve Dani sayesinde turistik bir gezi değil, sanki arkadaşlarımızla haftasonunu geçirmeye gitmişiz gibi geçti. Gis ve Dani couch surfing aracılığıyla bulduğumuz dostlarımız. (couchsurfing: enternasyonel bir misafirlik ve evsahipliği ağı, sisteme girdikten sonra hem evini gezginlere açıyorsun, hem de sen gezerken oradaki insanların evinde kalabiliyorsun, tabiki her iki tarafın da uygun olması ve kabul etmesi gerekiyor, para filan verilmiyor karşılıklı güvene dayalı süper bir sistem!) Gis Meksikalı, Buenos Aireste hem insan hakları üzerine master yapıyor hem de freelance çalışıyor. Dani de Arjantinli (ama ailesinin bir yarısının kökeni Suriyeli Yahudi, bir kısmı da Macar Yahudi) ekonomi masterı yapmış ve bir otelde yöneticilik yapıyor. İkisi de gezgin, daha önce Meksikada, İngilterede yaşamışlar, gelecek sene de İsviçreye gitmeyi düşünüyorlar. Biz evlerine ilk gittiğimiz zaman biraz tedirgindik, ilk couchsurfing deneyimimiz olduğundan tam ne ile karşılaşacağımızdan ve nasıl davranacağımızdan emin olamadık sanırım ama Gis ve Dani çok sıcakkanlı,rahat, konuşkan ve girişken insanlar, kaldığımız süre boyunca hiç sohbet sıkıntısı çekmedik, herşeyle ilgililer hem Türkiye ile ilgili bize epey şey sordular (Kıbrıstan Kürtlerden yeme içme kültürüne kadar), hem de kendi hayatlarını şehirlerini ve gezilerini bizimle paylaştılar, süper geyik yaptılar (free fishes in Argentina!), son gün benim neredeyse gözlerim doldu ayrılırken, gelecek sene Türkiyeye geleceklerine söz verdiler veya biz Meksikaya gidicez (EVET!)
Daha eve gelir gelmez Gis bize FUERZA BRUTA gösterisine gitmemizi önerdi biz kararsız kalınca da bizi nerdeyse zorla gönderdi! İyi ki gitmişiz benim hayatımda gördüğüm en (bu kalıbı ne kadar çok kullanmaya başladım!) değişik sahne aktivitesiydi. Tiyatro ve modern dansın karışımı ama sahne sınırlarını hatta sahne sanatlarının pek çok sınırını resmen ezip geçtiler. İçlerindeki ve içimizdeki bastırılmış tüm kızgınlıkları ve vurup kırma, zarar verme isteğini gösterdiler, sonra da tekrar herkesi ıslanmaktan korkmayan masum çocuklara çevirdiler. Bazı anlarda gördüklerimize inanamadık, hayalgücümüzün boyutlarının çok dışındaydılar. Bu deneyimi tekrar ve hep birlikte yaşamak ne güzel olur!
Gösteriden sersemlemiş bir şekilde gelip evde sızdık, ertesi gün sabah Dani ve Gis ile genelde Türkiyenin meseleleri hakkında konuştuğumuz kruasanlı ve cafe con leche’li uzun bir kahvaltı yaptık. Sonrasında Türk arkadaşımız Aykan ve eşi Ester ile Palermoda dolaştık, Aykan bize çok güzel bir yemek ısmarladı, Arjantinin meşhur etlerini de tatmış olduk böylece, herhalde benim hayatta yediğim en büyük et kütlesiydi, bizim gibi terbiye etmeden direk pişiriyorlarmış, gerçekten acayip lezzetli. Zaten mutfak genelde et ve pizza, empenadadan oluşuyor, balık neredeyse hiç yok, sebze yemeğine de biz rastlamamış olabiliriz.
Yemekten sonra Palermo bölgesinin nehire yakın kısmının hepsini kaplayan dev bir yeşillik kompleksine gezmeye gittik, burası Gül Bahçesi, Japon Bahçesi gibi ufak ufak pek çok bölümden oluşuyor, iki tane de yapay göl var, her yerinde ayrı bir aktivite var, bir kısmında her saat ayrı bir jimnastik/dans çalışması var, pilates vs ile uğraşanlar, koşanlar, bisikletçiler, yayanlar, bebekler, köpekler… (Burası bana biraz Central Park’ı anımsattı ama New Yorktakiler parkat sadece spor yapıyorlar burası biraz daha rahat sanki muhabbet filan var. Ama portenholarda biraz New Yorklu benzerliği var hakkaten, özenmekten mi kaynaklanıyor, doğal mı bilmiyorum. Ama mesela günlük yapılanplastik cerrahi sayısı dünyada ilk üçte, aynı zamanda kişi başına düşen psikolog sayısı en fazla olan şehir. Ama zenginlik veya refah New York kadar değil tabii ama görünüm ööle!)
Biz de parkta yatan takılan ekibe katıldık doğal olarak ama esas geliş amacımız Meksikanın bağımsızlığının 100. Yılını kutlamak üzere yapılan şenlikti, bol bol Meksika müzği dinledik, özellikle Gis ve Meksikalı arkadaşı Dulcinea çok mutluydular. Akşam da arkadaşlarımız ve arkadaşları ile büyük grup olarak eğlenmeye gittik epey güzel muhabbet de oldu, evdeki cumartesi akşamlarımızı replikasını 10000 km ötede Arjantinli dostlarımızla yaşadık.


Pazar günü Buenos Airesin sayfiyesi Tigre nehri kıyısına gittik, biraz kano yaptık, yorulunca bira içip churracito (etli peynirli sandviç, hmmmmm) yedik, güneşlendik (evet eveeettt!!), pazarı dolaştık ve eve döndük.















Akşam ise Burakla turist sorumluluklarımızı yeriğne getirmek üzere Defenzada bir Milongaya gittik, epey güzel geçti, iyi dansedenleri seyretmek hakkaten zevkli oluyor, özellikle 70 yaşlarında bir çift vardı ki sanki 70 yıldır o tutkudan bir şey kaybetmemiş gibiydiler, harikaydılar! Bu sefer canlı müzik dinleme fırsatını da bulduk, iki akordeon, iki keman, bir kontrbas ve bir piyanodan oluşan grup klasik tango partisyonları çaldılar ve finalde de komparsita!
Son günümüzde de turist bilinciyle hareket ettik ve erkenden Recoleta mezarlığına doğru yola çıktık. Recoleta mezarlığı, içlerinde Eva Peronun da olduğu bölgenin zengin ve çok zenginlerini için yapılmış bir anıt mezarlar mahallesi, mezar deyip geçmemek lazım, uzaktan bakınca evler sokaklar ve küçük parklardan oluşan bir kasaba gibi gözüküyor, yaklaşınca ölüler mahallesi olduğunu anlayıp için ürperiyor. Köşkler, heykeller mezarevleri süslüyor, öldükten sonrası için bu kadar çaba anlamsız sanki biraz…
Buradan meşhur La Boca’ya gittik, Buenos Aires denince herkesin aklına gelen renkli evler ve sokak tangosu manzaralarının olduğu, turistlerin koşa koşa geldiği (tabiki bol bol kazıklandığı), merkezinde katedral yerine efsane Boca stadyumununun bulunduğu,arka sokaklarında ise Buenos Airesin en fakir insanlarının yaşadığı ve en tehlikeli sokakları ve tabii Maradonanın doğduğu, yetiştiği yer. Rengarenk iki sokak film dekorunu andırıyor, tangocular insanları restoranlara çekmeye veya acayip tangocu pozlar çektirerek para kazanmaya çalışıyor. Boca tshirtlerinin her türlüsü River tshirtleriyle yanyana satışta. Gerçeğin o kadar dışında bir yer ki, keşke her şey sahici olduğu zaman görmek yaşamak mümkün olsaydı ama artık böyle bir olsaılık söz konusu değil galiba.
Akşam kapanışı La Bomba de Tiempo diye bir perküsyon grubunun hangar gibi bir yerde verdiği müthiş konser ve Gardelim mahallesinden aldığımız çeşit çeşit nefis empenadalarla yaptık ve sabahın köründe Şiliye doğru yola çıktık.
Buenos Aires hakkında genel değerlendirme yapmayacağım, acayip bir şekilde bizi içine aldı, çok benimsediğimiz çok mutlu olduğumuz (herşeye rağmen!) bir yer, umarım bu şehirle hikayemiz hiç bitmez!

20 Kasım 2010 Cumartesi

Uruguay























Selamlar herkese!
Buenos Aireste 8 gün geçireceğimiz için arada birkaç gün değişiklik yapalım diye düşündük, Uruguay başından beri aklımızdaydı ama buraya gelince herkes Patagonyayı o kadar çok övdü ki ona heveslendik ama birkaç günde bir şey anlamayacağımıza karar verdik, bu plan başka bahara kaldı, em bize Buenos Airese gelmek içiin de bahane olur!
Sonuç olarak orijinal planımıza döndük ve öğlene doğru hostelimizden ayrılıp yola çıktık, gideceüimiz şirket olan Colonial Expressi bulabilmek için bir limandan öbürüne yürümek zorunda kaldık (şehirde üç liman var, biri doğal liman olan Boca diğeri Puerto Sur, en yenisi de Puerto Madero, adamlar nehir toprakla doldukça yeni liman yapmışlar, şimdi Puerto Madero da dolmuş orayı da kanalla şehire bağlayıp lüks evlerin ve çok güzel ve kocaman bir parkın olduğu bir alan yapmışlar)
Colonial Expressle 1 saatte Rio de Platayı aşıp Uruguay tarafına geçtik ,pasaport kontrolünden sadece Arjantinde geçtik Uruguayda bir tek çantaları kontrol ettiler. Uruguaydan feribot Colonia del Sacramento ve Montevideoya gidiyor, İki firma var Buquebus ve Colonial express. Buquebusun yavaş feribotları 3 saatte, hızlıları (ve pahallı) 1 saatte Coloni’ya geçiyor (Montevideo daha uzun sürüyor). Colonial Express ise hepsi bir saatte geçiyor ama bileti ne kadar erken alırsan o kadar az ödüyorsun. Biz şaşkın gibi en son anda bilet aldığımız için düşündüğümüzden biraz fazla verdik dolayısıyla moraller biraz bozuldu tabi, ama Colonia’yı görünce doğru bir hareket yaptığımıza karar verdik gelerek.
Uruguay biraz gariban bir ülke, şu yönden; kuzeyinde Brezilya ve güneyine Arjantin olması nedeniyle kıtanın iki süper gücünün arasına sıkışıp kalmış daima ve genelde gerek politik gerek kültürel olarak zaman zaman birinin zaman zaman diğerinin etkisinde kalmış bir yer. Colonia da Portekizlilerin kurduğu bir şehir, o zaman Montevideo İspanyollların etkisinde olduğundan Rio Platadan (Buenos Aires ile Uruguayı ayıran dev nehir ağzı) Buenos Airese mal ticareti yapmak için burayı kullanıyolarmış. Şimdi ise minicik ve görebileceğiniz en şeker kasabalardan biri olmuş, biraz turistik ama olsun. Tek katlı rengarenk evlerle dolu, tüm ortamda bir sakinlik, kuş sesi dışıda nadiren ses duyuyorsun, göz alabildiğine nehir manzarası. İnsan ruhunu dinlendirmek için burada saklanabilir rahatlıkla.
Coloniayı çok sevmemize rağmen az kalabildik, akşam Montevideoya yola çıktık, rahat bir yolculukla 2,5 saatte vardık. Yine de yollar bizi yormaya başladı heralde günün bombası Buraktan geldi, diğer bileti almak için yaklaştığı gişede sürekli İspanyolca konuşmaya çalışmaktan yorulmuş olan kocacığım biletçi çocuğa iyi akşamlar diyerek etkili bir açılış yapmak üzere yaklaşıp “ Buenos aires!”i patlattı. Neyse çocuk bir tuhaf baktıysa da dönüş biletimiz almayı başardık. Hostelimize yürümeye çalıştık ama gece yolumuzu bulamadık bir türlü (Uruguayda sokaklarad nadiren sokak tabelası oluyor maalesef o yüzden yol bulmak dert hakkaten). Yol sorduğumuz gençler yardımcı oldu bizi taksiye bindirdiler, taksiciyle hemşeri çıktık! Taksicimizin büyükbabası İzmirliymiş, Latinoymuş, 1900lerde buraya göçmüşler Türkiyeyi hiç görmemiş. Punto del Este diye bir sahil kasabası var oraya gitmemiz için acayip ısrar etti vaktimiz yok dememize bile inat etti, sabah erken gidin diye tutturdu! Neyse hemşerimi kırdık ama gitmedik zamandan ötürü gidemezdik de zaten, sonradan öğrendiğimize göre güzel bir sahil kasabasıymış ama biraz zengin yeriymiş, yani bize pek gelemezmiş zaten! Hostelimizin önünde indik önünde içinde bir sürü insan dans ediyor, o gün tango dersi ve Milonga varmış meğerse ne kadar şanslıyız Arjantinde kaçırdığımızı Uruguayda bulduk (Uruguaylılarda tango konusunda Arjantin kadar iddialılar), Birşeyler atıştırmak için şehir merkezine indik, saat 10 bile olmamasına rağmen ortalıkta bir allahın kulu yok! En kalabalık dedikleri yerlerde bir iki kişi var. Şehir meydanında Artigasın 10-15 katlı bir apartıman büyüklüğündeki heykeli meydanda tek başına devasa ve acayip ürkütücü (Artigas Uruguaylıların halk kahramanı, 1800lerin başında Rio Plata çevresini bağımsızlaştırmak üzere yola çıkmış, binlerce köylü gariban insan da ona destek olarak şimdiki Uruguay topraklarına gelerek İspanyol ve Portekiz etksinden bağımsız bir yönetim kurmuşlar, hatta toprak reformu bile yapmışlar ancak bir süre sonra büyük güçlerin etkisi baskın gelmiş ve Paragauya kaçmak zorunda kalmış ve orada ölmüş.)
Sessiz ıssız sokaklarda chivita yemek ( Uruguaylılara özgü et, peynir, yeşillik domates vs ile yapılan bir sandviç hmmmm hmmmm) dışında kendimize yapacak bişi bulanayınca hostele döndük, 12’ye kadar milongacıları seyredip kendi çapımızda yorum yaptık, epey eğlendik. Olay benim çok hoşuma gitti, sürekli çağdaş tango parçaları çalıyor insanlar bazen aynı eşlerini bazen de başka insanları dansa kaldırıp koreografisiz şıkır şıkır ayak filan basmadan şahane dans ediyor, sanki bin senedir yapıyormuş, hayatın normali buymuş gibi. Biz olsak hareketleri ve sırasını ezberlemeden hayatta beceremeyiz!
Neyse efendim, Uruguaydaki ikinci günümüze otelde yine kahve reçel ekmek üçlüsüyle başladık (hostel hakkında kısaca bilgi: Green Hostel ismi, yine eski bir bina modern tarzda döşenmiş elemanlar filan çok tatlı ama o kadar nemliydi ki rahat ettiğimizi söyleyemiyeceğim pek!) Hostelden çıkıp şehrin ana caddelerini gezdik. Çok büyük bir metropol değil Montevideo, Ankara ayarında diyebilirim. Zaten yakın dönemleri boyunca artan geçim sıkıntısı enflasyon ve askeri/yarı askeri rejimlerle geçiren bu ülkeye kolayca kanım kaynadı. İnsanlar Buenos Airesliler (portenho)’den daha sakin ve cana yakınlar, hepsinin de elinde mate kupaları ve termosları(Arjantin ve Uruguaylıların gün boyunca sıkılmadan içtiği acayip baharatlı bir içecek). Cuma olmasına rağmen şehrin her yanında hem meyve sebze hem de eşya pazarı vardı, eşya pazarında araba plakalarından eski kartpostallara bir sürü enteresan şey vardı ama kendimize yük etmemek için alamadık, onun yerine dondurma aldık o hiç yük olmadı!


Saat 12de bando törenine denk geldik onları epey seyrettik son anda ROCKY’nin müzğini çalmalarıyla dumur olduk! Ana caddeler şehrin en zengin olduğu 19. Yüzyıl saraycıklarıyla dolu, bazılarında küçük müzeler de var, biz Uruguay tarihi ile ilgili olanı gezdik, ama İngilizce yazı hiç koymadıklarından pek faydalanamadık. Caddelerde ayrıca bir sürü dev heykel var, Artigasınki başta olmak üzere, Dante, Sokrates, Cervantes gibi meşhurların heykelleri benim gördüklerim. Bir de Gaucho heykeli var, burası için önemli, gaucho yaklaşık kovboya tekabül eden bir şey, eskiden buranın geçim kaynağının önemli bir bölümünü et oluştururken gauchoların toplumda önemli bir yeri varmış, hala da varlıklarını koruyor bu insanlar, hatta bazen şehirde atla da geziyorlarmış ama biz hiç göremedik.
Uruguayıda geçirdiğimiz kısacık zamanın izlenimleri böyle, ben bu geziyi yaptığımız için çok mutlu oldum eskiden Uruguay denince gözümün önünde pek fazla şey canlanamıyordu, şimdi ise sevgiyle hatırlayacağım gol attıkça sevineceğim bir yer!
Yine de Buenos Airese dönünce eve dönmüş gibi olduk!
Durumlar bu şekilde, Blogla ilgili bir iki şey; Okurlardan gelen tepki mesajları sonrası acele güncelledim, sivil toplum baskısı budur aferin! Bir de yeni bir yazarımız var “Bazı Şeyler” köşesiyle sevgili Burak Keser olaylara eleştirel ve tamalayıcı bir gözle bakacak ama muhtemelen birkaç gün geriden bakacak, kaçırmayınız. Ayrıca fotoğraf ekleme konusunda da kendisiyle ortak çalışmaya başladık ama işler yavaş ilerliyor fotoğraflar birazcık geriden geliyor, takip ediniz, lütfen üstümüze gelmeyiniz!

19 Kasım 2010 Cuma

Buenos Aires 2. gün







Hola!
Buenos Airesteki ikinci günümüze River marşları söyleyerek uyandık. Hostelde reçelli ekmekten oluşan kahvaltımızı ettikten ve Pablo ve Ahmetten Buenos Aires üzerine genel tavsiyeleri aldıktan sonra Louiqe ile beraber daha önce internetten bulduğumuz “bafree"turuna katılmak üzere Kongre binasına doğru koşmaya başladık, vardığımızda tur henüz başlıyordu. Bu “bafree” turunu düzenleyen elemanlar her gün düzenli olarak 11 ve 5te iki ayrı tur yapıyorlar, yürüyerek Buenos Airesin önemli yerlerini dolaştırıyorlar ve kendilerine göre anlatıyorlar, hem insanı doyuracak kadar çok bilgi veriyorlar hem de olayları kendileri gibi kasmadan anlatıyorlar ve de çok şekerler. Üstelik bu tur ücretsiz, sonunda kafana göre bahşiş veriyorsun, çünkü aslında bununla geçiniyorlar! Neyse sabahki tur daha çok Buenos Airesin politik tarihi ile ilgiliydi, Kongre binasından başlayıp, Başbakanlık ve hükümet binası ola Casa Rosadaya kadar yürüdük oradan şehrin simgesi Obelikse dönerek turu bitirdik. Turdan aklımızda kalanlar: Kongre meydanında şehrin ilk kurulduğu yere üstünde Arjantin haritası olan bir taş dikmişler, ismi Camino Nationales, üstü şimdi grafitilerle dolmuş. Kongre binasında Casa Rosadaya uzanan yol Avenue de Mayo,19 yüzyıl Fransız tarzı binalarla dolu, Paristen getirtilen mimarlar tarafından yapılmış, bu binalardan birisi olan Palacio Barolo; Dante’nin İlahi Komedya’sına saygı göstermek amacıyla olarak dizayn edilmiş, eserdeki 100 bölümü temsil etmek amacıyla 100 metre olarak yapılmış (yapıldığı zaman Güney Amerikanın en yüksek binasıymış), 23 katın ilk 15i cehennemi, sonrakiler ise cenneti temsil ediyormuş,ancak Dante bu binayı hiç görmediği gibi hayatında hiç Arjantine de gelmemiş! Avenue de Mayo’yu kesen Av.9 de Julio,9 Temmuz 1816’da kazanılan bağımsızlığı simgeliyor ve Güney Amerikanın en geniş caddesi (140 metre), bir tam blok boyunda ve her iki yanında paralel iki cadde daha var dolayısıyla karşıdan karşıya geçmek yaklaşık 10 dakika sürüyor. Buranın altından da Güney Amerikanın en eski metro hattı geçiyor, bu hatta halen ilk vagonlar kullanılıyor. Av de Mayodaki bir başka nokta Cafe Tortoni, en eski kahve dkkanlarından içi vitraylı (Arjantinlilerde kahve acayip önemli bir kültür, sokakata kahve içmiyorlar, kahve içmek için özel zaman ayırıyorlar, sabah içtikleri büyük cafe con leche’yi günün diğer saatlerinde içmiyorlar, o zaman espresso veya onun sütlü versiyonları corrtada veya jarrito içiyorlar). Av. de Mayo’nun sonunda Plaza del Mayoya çıkılıyor, burada 1810’da ilk bağımsızlık hareketleri başladığı zaman kurulan ilk kongre binası, katedral ve katedralin içinde ulusal kahramanları Jose Martin’in mozolesi, Casa Rosada var, Casa Rosadada Evitanın halka hitap ettiği balkonu gözden kaçırmadık. Bu meydanın en ilginç tarafı yerden daire şeklinde boyanmış beyaz bandana işaretleri. Bunlar “Perşembe anneleri”ni temsil ediyorlarmış. Arjantinin 1976-1983 yılları arasındaki karanlık dikta rejimi döneminde yaklaşık 30000 kişi gözaltına alındıktan sonra kaybolmuş, kayıplar başladıktan kısa süre sonra bu kayıplardan 14 tanesinin anneleri başlarına beyaz başörtüsü bağlayarak bir Perşembe günü bu meydanda toplanmışlar, ancak aynı dönemde 3’ten kalabalık gruplar halinde toplanmak da yasak olduğundan 4 tane üçlü ve bir tane ikili grup olarak alanın etrafında çember yaparak durmuşlar, bundan sonra da her Perşembe saat 3’te yine başörtüleriyle bu meydanda toplanarak kayıpları hatırlatmaya devam etmişler, giderek sayıları artmış ve 2000leri bulmuş, bu dönemde anneler toplumsal muhalefetin simgesi olmuşlar. Bu gelenek bugün de sürüyor ancak Perşembe anneleri grubunun son zamanlarda devletten yardım alan ve buna göre davranan bir grup haline geldiğini ve bu nedenle bir miktar halk desteğini kaybettiğini söyledi rehberimiz. Benzer bir başka grup da “Plaza de Mayo Anneanneleri”. Bu grup ise cunta zamanında hamile olarak tutuklanan ve kaybolan
hamile genç kadınların çocuklarını ortaya çıkarmak üzere yola çıkmış, evlatlık verilmiş bugünün 30lu yaşlarındaki kişilere DNA testi uygulayarak 102 kişinin cunta zamanında ölen gerçek ailesini ortaya çıkartmışlar, son bulunan kişinin ebeveyninin gerçek ailesine işkence yapanlar olması insanın tüylerini diken diken ediyor gerçekten. Plaza de Mayo bugün de protestoların merkezinde, Buenos Aires’de haftada yaklaşık 20-30 tane protesto gösterisi oluyormuş.
Boca galip gelince taraftarların tepesine kadar çıktığı dev Obelikste turumuz sona erdi. Eski bir pizzacıda karışık pizza ziyafetinden sonra Uruguay gezimiz için biraz araştırma yaptık sonra da koşa koşa öğleden sonra turuna gittik. Öğleden sonra turuna San Martin meydanında başlayıp tüm zenginlerin ve Evitanın mezarının olduğu Recoleta mezarlığında bitirdik, bu arada Buenos Airesin yüksek sosyetesinin yaşama alanını da görmüş olduk. Özellikle et ihracatının tavan yaptığı 20. Yüzyıl başında yapılanve malzemesi Avrupadan getirtilmiş (artık nasıl bir lüks fantazisi ise) bazı saray ve saraycıkların olduğu Retire bölgesini gezdik, burada İngilizler tarafından hediye edilmiş bir Big Ben çağrışımı yapan saat kulesini, Jose Martin heykelini ve Falkland Adaları şehitleri anıtını gezdik. Bu son ikisi Arjantinliler için çok önemli, Jose Martin Bağımsızlık sonrası zayıf olan ülkeyi korumak için Şili, Peru ve Bolivyadan ordu toplayarak İspanyolları yenen ve tüm halkın sevmekte hemfikir olduğu tek kahramanları (Gerçi şimdiki Başkan Christina Kirschner’in eşieski başkan Nestor Kirschner de epey seviliyor ama rehberimiz bu sevginin geçen ayki ölümünden sonra ortaya çıktığını söylüyor!). Falkland adaları (Arjantinlilerin söylediği şekilde İslas Malvinos) ise 1933’te İngilizler tarafından işgal edilen Arjantine çok yakın bir kara parçası, cuntanın son döneminde halkın gözüne girebilmek için işgal edilmiş ancak 2 ay 10 gün gibi kısa bir sürede alınan yenilgi cunta rejiminin de bitmesine sebep olmuş. Ondan sonraki 16 yılda toplam 9 kez başbakan değişikliği olmuş (Carlos Menem’in 10 yıl hükümette olduğu düşünülürse 6 yılda 8 başbakan değiştirmişler), hala demokratik sistemi ayakları üzerine oturtmaya çalışıyorlar. Ülkenin ilk kadın başbakanın olan Christina Kirschner’e karşı da toplumsal muhalefet belirgin.
Mezarlıkta sonlanan turumuzdan sonra yürüyerek döndük, dönerken eski bir tiyatrodan kitapçıya çevirilmiş olan çevrilmiş olan El Ataneo tiyatrosunu da gördük. Yolun kalanını metroyla tamamladık (metroda hiç İngilizce bilmeyen ama bize canla başla yardım eden süper iyi insanla da tanıştık) Akşam Milongaya gitmeyi planladıysak da günün yorgunluğu çökünce geceyi hostelde bitirdik, gençelr takılıyorlardı, biz de Türk kolonisiyle muhabbet ettik.
Ertesi gün üzülerek hostelimizden ayrılıp Uruguaya yola koyulduk.
O da daha sonra…
Ciao!
Ayşe

*********************************
BAZI ŞEYLER
Bugün için ayşe’yle ortaklaşa not aldığımızdan çok da fazla ekleyecek şeyim yok, ama:
- Av.9 de Julio, yapıldığında öyleymiş ama, şu an güney amerikanın en geniş bulvarı değil, brezilyada daha genişi varmış. Ama Arjantinliler, bir dönemin en gösterişli ülkelerinden biri olarak, “en geniş”, “en yüksek”, “en büyük” gibi “en”lere sahip olmayı ve bunu anlatmayı seviyorlar.
- Bir önceki günkü boca galibiyeti sonrası şehrin her yerinde “gracias por esta allegre” (“bu mutluluk için teşekkürler”) yazılı river plate galibiyetini kutlayan afişler gördük; büyük maçlardaki galibiyetlerden sonra genelde her iki tarafın da diğer tarafı sinit etmek için yaptığ bir şeymiş.
- Yürüdüğümüz bulvarlar “jacarando” ağaçlarıyla doluydu, tam da çiçek açtığı mevsimine denk gelmişiz, çok güzel mor çiçekleri olan kibar bir ağaç.
- Öğlen yemeğinde pizza yedik, fiyatlar değişken ama şehir merkezinde AR$30-40 arası gayet lezzetli pizzalar sipariş edilebilir; yine sehir merkezinde AR$20 civarı ya da daha ucuza 1lt bira içilebilir. Bira genelde litrelik satılıyor, bizdeki Arjantin bardak tabiri buradan geliyor herhalde. Marketlerde bira sudan ucuz, deyim olarak değil gerçekten sudan daha ucuz,1 litrelik bira AR$10 civarı.
- Free tour’cular sayesinde dolu ve güzel bir gün geçirdik, böyle olunca bahşişte de cömert olduk.
Burak