25 Aralık 2010 Cumartesi

Rio de Janeiro



Rio de Janeiro son durağımız, nedense herkesin gitmek istediği bu şehiri görmeye ben hiç istekli değildim, özellikle Peru'da o kadar güzel şey gördükten sonra, yetsin böyle kalsın istiyordum, ama 2 günlük uçak otobüs kombine yolculuğa ve uykusuzluğa rağmen, herhangi bir Güney Amerika şehrine kıyasla inanılmaz pahallı olmasına rağmen, sürekli yağmur yağmasına rağmen, İspanyolcayı tam sökmüşken tekrar konuşulandan hiçbirşey anlamama noktasına dönmüşken gıcık olmak istememe rağmen olamadım, gerçekten güzel çok güzel bir şehir. En basiti: 22 Aralıkta okyanusa girdim, dalgalarla boğuşup güneşlendim daha ne olsun!
Rio'da sadece 2 gün ve bir gece kalabildik, ilk gün İpanema kumsalında yayarak, ikinci gün ise şehri dolaşarak geçti, şehrin ortasında tropik bir orman var, ormanın içinde şelale filan var acayip bişi! Otobüsle favea denilen şehrin ortasında hatta bazen ormanın içinde acayip yerlerde öbeklenen gecekondu mahallelerinin içinden geçtik, buralar eskiden epey "Gangstas Paradise" imiş ama şimdi 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyatlarının Rioda yapılacak olmasından ötürü Favealar epeyce güvenli hale gelmiş.
Şehrin simgesi haline gelen dev İsa heykelini de ziyaret ettik, aslında burası oldukça yüksek bir tepe olduğundan Rioyu seyretmek için çıkılıyor ama hava çok puslu olduğundan buluttan ve İsanın kendisinden başka birşey göremedik maalesef. Heykel gerçekten devasa boyutlarda ama bence çok bi numarası yok (Burak da kocaman işte daha noolsun diye ama bilemedim!), Brezilyalılar bu heykeli 100. bağımsızlık yılı anısına tüm Brezilyalıları birleştiren bir simge olarak yaptırmışlar, Latin Amerikalılar üzerinde epey etkili bir baskı aracı olan Katolikliğin milleti temsil eder hale gelmesi bana biraz acıklı geldi doğrusu.
İsa heykelinden sonra ise Brezilyalıları esas birleştiren yeme içme ve muhabbete Santa Teresaya gittik. Santa Teresa eski tarz yüksek tavanlı dar evlerden oluşuyor, buraya ağırlıkla entellektüellerin ve sanatçıların taşınmasıyla mahalle bir sanat eseri haline gelmiş. Burada eski tarz bir lokantada geleneksel bir Brezilya yemeği olan siyah fasulye, gulaş gibi bir et yemeği, pilav ve domuz kızartmadan oluşan "feijoda"yı birayla afiyetle yedik, herkes birbiriyle içli dışlı, muhabbet sokağa taşıyor, şahane! Son durağımız ise Lapa'da meşhur merdivenlerdi, Şilili sanatçı Selaron'un banyo seramikleriyle başlayıp dünyanın her köşesinden seramiklerle vekendi hamile zenci kadın resimleriyle doldurduğu ve mahallelilerle beraber kendisinin de üstünde oturarak vakit geçirdiği yaşayan bu hayat formu son günün son güzel süprizi oldu, tabii bir de Burak'ı son anda yağmurun altında "Copacabanayı görmeden gitmeyelim" diye koşturup zatüre etmeye çalıştım ama başaramadım.
Ve dönüyoruz! O kadar tuhaf o kadar tuhaf ki.... Son bir yazı daha hakediyor!
Görüşmek üzere!

Lima



15 günlük Peru yolculuğumuzun son durağı başkent Lima oldu, aslında orijinal planımızda daha uzun kalmayı planlamıştık ama hem Qoscoda düşündüğümüzden birkaç gün fazladan kalmamız gerekmesi hem de bir sürü insanın "amaa Limada hiçbirşey yoookk!" demesi nedeniyle 3 gün kaldık ama çok da güzel vakit geçirdik. Lima çok çok büyük bir şehir, Perunun toplam nüfusunun 1/3'i burada yaşıyor, şehir de Pasifik kıyısından içerilere kadar uzanıyor, denize yakın alanda Miraflores ve Barranco diye iki mahelle var, ikisi de orta-üst sınıf mahalleler, daha sonra iş merkezi San İsidro ve Centro şehir merkezi var, sonrası da alabildiğine ev ev ev ev .. Biz Mirafloresin ortasında yer alan Park Kenedy'e bakan Flying Dog isimli tam hostel gibi bir hostele yerleştik (yani lüks minimum sosyal ortam maksimum:). Qouscodan otobüs yolculuğumuz 20 saat sürdüğünden biraz yamuk vaziyetteydik ama benim doğumgünüm şerefine güzel bir duş alıp kendimizi Limanın güzel caddelerine attık. Peru mutfağı Güney amerikada epey meşhurmuş, en özgün yemekleri de "Ceviche" denilen soğuk deniz ürünleri/balık tabağı, bunları limon ve soğanla terbiye edip pişirmeden yiyorlar, ilk başta tadı bir tuhaf geliyor ama sonradan alıştık, birayla iyi gitti, ama sonuçta bizim deniz ürünlerinin yerini tutmayacağına karar verdik (ama çok da nazlı bir yemek,daha önceden tavsiye aldığımız Punto Azul isimli lokantada yaklaşık bir saat sıra bekledik, üstelik öğlen vakti, zaten bu yemeği akşam yemiyorlarmış).
Yemek sonrası okyanus kenarında uzun bir yürüyüşle kendimize geldik, hava biraz bulutluydu, okyanusa tepeden bakmak, yamaç paraşütçülerini seyretmek ve Cafe con Leche içmekle vaktin nasıl geçtiğini anlamadık, ama üşümemiz dayanılmaz boyuta gelince hostele dönmek zorunda kaldık. Akşam mahallede küçük bir tur attık, Llosanın bir kitabında geçen Cafe Haiti meğer bizim otelin karşısındaymış, Burak beni biraz daha şımartıp orda Maracuja Sour ısmarladı, Limanın eskilerindenmişiz gibi bir havayla içtik içkilerimizi. Park Kennedy'de yürüyüş yaparken ortadaki amfide eğlence başladı, her yaştan mahalleliler pistte numaralarını gösterdiler, amcalar çok neşekli teyzeler ise daha bir "cool"dular, bir süre sonra bize de nedense bir cesaret geldi,aralarına karıştık, acayip beceriksizce yaptığımız bir iki hareketi bile alkışladı bu tatlı insanlar! Yine Park Kenedy'nin başka bir yerinde lokal müzik konserine bira baktık, Cafe La Paz (Barış Kahvesi)'nde yemeğimizi yiyip uykuya geçtik, bana göre gezinin en güzel günlerinden biri oldu, 30 yaşımı sevesim geldi!
Ertesi gün yine free tur bulduğumuzu sandıysak da şehir merkezinde bir türlü bulamadık elemanları, biz de gezi otobüsüyle dolaştık, sarı binalarıyla neşeli, canlı bir Plaza de Armaları var, bembeyaz renkli San Martin meydanı da çok geniş ve ferah. San Cristobal tepesi ise kendimizi tuhaf ve kötü hissetmemize sebep oldu, kentin her yanına yayılmış kibrit kutusu gibi evlerde insanların nasıl yaşayabildiğini aklımız almadı, bu "ev"lerin yanında bizim gecekondular saray gibi kalır üstelik de öyle çok ki! Her Güney Amerika büyük şehri gibi güzellik ve fakirlik yanyana içiçe...
Şehrin içinden uzunca bir yürüyüşle en ilginç yerine vardık: Çeşmeler Parkı. Burası modern bir yapı, 13 tane değişik dizaynlı çeşmeden oluşuyor, ama sanatçılar çeşme tasarımında sınır tanımamışlar, gökkuşağı olanından, tünel gibi olanına, çocukların içinde koşuşturdukalrından 3 boyutlu dev gösteriler yapılanına acayip değişik, çok da eğlenceli bir yer, demekki çeşme var çeşme var, belediye var belediye var:)
Bu uzun günün son durağı Barranco mahallesi oldu, burası ortada pazarı etrafında barları ve sanatçıların yaşadıkları muhitleriyle (Mario Vargas Llosanın da evi burada, kendisine epey bakındım ama göremedim:) bizim Ortaköy-Cihangir ayarında bir yer, eğlenceli amaköprüsü dışında çok özelliği yok, biz de kısa durup kendimizim mahallesine geri dödük.
Son gün biraz yol hazırlığı ile geçtiyse de okyanus kıyısında kendimize çektiğimiz ziyafet ve Miraflores pazarında ve Park Kenedide sokak müzisyenlerini dinleyerek geçirdiğimiz akşamüstü çok güzeldi.
Ve sonunda Peru'dan ayrıldık, artık dönüş yolundayız, kötü mü iyi mi bilemedim:)

23 Aralık 2010 Perşembe

Machu Picchu






Machu Picchu ile ilgili gitmeden önceki hissiyatım "gerçekten söyledikleri kadar güzel olabilir mi?" ve "neden*" idi ,sadece bu aktiviteye odaklanmış turist akınları, İnka Trail denen 4 günlük hayli zorlu bir trekking rotası, Yale Üniversitesi ile kapışma, kentin kuruluş amacıyla ilgili birbirini tutmayan söylentiler ve efsanenin çevresinde dallanıp budaklanan daha pek çok şeyin arasında gerçekten etkileyici olan ne? Buna hala kesin bir yanıt veremiyorum, ama etkilendik mi KESİNLİKLE EVET.
Machu Picchu'nun önemi, İspanyollar tarafından talan edilmemiş tek İnka şehri olması, dolaysıyla diğer yerlerde hayalgücüne sığınarak canladırdıkların burada hiç çaba harcamadan ve çok daha fazlasıyla karşında, sadece doğanın verdiğ tahribat bu kenti gözlerden saklamaya yaramış. Tabi insanlar İnkaların altınlarının peşinde koşmaktan asla vazgeçmediklerinden 1911'de Amerikalı araştırmacı Hiram Bingham çevrede İnkaların kayıp şehri El Dorado (altın şehir)'i ararken 9 yaşında yerli çoban Pablo Huarez tarafından Machu Picchu dağının eteklerindeki yerlilerin her zaman bildiği İnka kasabasına götürülünce yıllarca gizlenmeyi başaran buhazine gün yüzüne çıkmış, bundan sonraki 5 senede bu alanda 40000'den fazla İnka kalıntısı bulunmuş (Şu anda Yale'de sergilenen eserler!), ancak altın bulunamamış, muhtemelen İnkalar şehri boşaltmadan önce değerli eşyalarını götrümeyi başarmışlar (yerli rehberimizin söylediği bir başka şey de Hiram Bingham'ın buradan çeşitli kolilerde kişisel mallar taşıdığı ve bunların içinde ne olduğunun bilinmediği!) Machu Picchu da aslında şehrin yerleştiği dağın ismi (Quechua'da yaşlı dağ anlamına geliyor), şehrin esas ismi de bilinmeyenler arasında. Ama esas bilinmeyen şehrin neden kurulduğu. Hiram Bingham burada bulunan mumyaların çoğunun kadın olduğunun saptanması nedeniyle buranın Güneş Bakirelerinin Tapınağı olduğunu düşünmüş ancak mumyalar tekrar incelendiğinde kadın erkek oranı eşit bulunmuş ve dolayısıyla bu teori artık geçerli değil. Bir başka teori buranın üniversite benzeri bir işlevi olduğu, veya İnkaların genişleme döneminde Amazonları fethetmek için bir üs olarak tasarlandığı (şehrin yüksek dağların içine gizlenmiş subtropikal bir bölgede ve sadece bir kapıdan girilebilecek şekilde tasarlanmış olması bu teoriyi destekliyor aslında). Pacahutec'in yazlığı olduğu yönünde bir teori de var, tüm ailesi uşakları vs gözönüne alındığında 600 kişilik bu şehri doldurabiliyorlar! Oldukça popüler bir başka fikir de İspanyollar geldikten sonra İnkaların burayı saklanmak için inşa ettikleri yönünde ama o sıkıntı ve telaş içerisinde böyle mükemmel bir yapı inşa etmek kolay olmasa gerek! Sonuç olarak şehrin işlevi de Machu Picchunun sırları arasında ama yapısı, mimarisi ve çevreye bağlayan yolların burada birleştiği gözönüne alındığında önemli ve kutsal bir yer olduğu kesin olarak söylenebilir.
Machu Picchuya gitmek için en kolay yolu bile seçseniz biraz ter dökmek gerelkiyor, 1 haftalığından 2 günlüğüne çok çeşitli İnka yolu rotaları, Poroy ve Ollantaytamboodan kalkan değişik konfor ve fiyatta trenler, Santa teresa üzerinden otobüs vs arasından fiziksel kapasitene, zaman ve mali durumuna göre uygun alternatifi seçiyorsun, biz Backpacker treni ile gece Ollantaytamboo'dan Aguas Calientese gidip sabah günbatımı ile Machu Picchuya çıkmak ve akşam Poroy yoluyla Cuscoya dönmek şeklinde zamansal açıdan kompakt, mali açıdan oldukça makul bir rota akip ettik, tabiki en sıkı olan yol 4 günlük İnka yolu, burada İnkalarla ayn şekilde yürüyerek ulaşıyorsun ve yol da zor olmakla beraber epey güzelmiş (aslında orijinal İnka yolu 150 km imiş ama inkalar İspanyollardan kaçarken yola bilerek hasar vermişler dolayısıyla bugünkü İnka yolu sadeece 45 km), ancak burada sıkıntı hem aylar öncesinden plan yapıp yer ayırtmak gerekiyor, hem çok çok pahallı hem de 4 gün boyunca sırt çantası ile tırmanmak bizim gibi beyaz yakalı ofis çalışanlarının harcı değil, dolayısıyla sen çok şekilli birşey yapıyorum derken yerliler senin çantanı çadırını ve mutfak malzemelerini taşıyarak senden önce terlikleriyle koşarak kampa gidiyor ve sen gelmeden yemeğini hazırlıyor, sen de çok büyük iş yaptın zannediyorsun, Burak benim gibi düşünmedi ama bana saçma geldi doğrusu.
Aguas Calientes şifalı suları olan çirkince bir kasaba ama Machu Picchuya gelen ve İnka Traili kullanmayan herkes bu kasabadan kalkan minibüsle tepeye çıkmak zorunda (veya aynı yolu yürüyerek de tırmanabilir). Tenha iken yakalamak amacındaki bir sürü turist gibi biz de sabah 4.30'da yola koyulduk (neyseki Machu Picchu gerçekten çok büyük de o kalabalıkla bile tenha olabiliyor!). Güneş doğarken içeri girdiğimizde tuhaf masalsı bir dünya ile karşı karşıya kaldık, yoğun bir sis bulutu içerisinde patikalar, ansızın karşına çıkan taş duvarlar, kendi çeperin dışında tamamen bulutlar içerisinde dünya, uzaklardan gelen nehrin sesi, kocaman bir boşluğun ortasında ne göreceğin nereye gideceğin tamamen sır...Bir süre bu sislerin arasında dolaşarak kendimiz tadını çıkarttıktan sonra rehberimizi bulup formel turumuza başladık.
Şehir genel olarak iki kesimden oluşuyor, tarım terasları ve kent kısmı, ikinci kısma girmek için şehrin esas kapısından geçmek gerekiyor, şehrin kalan kısımları duvarlar ve çevre dağlardaki tepeler tarafından korunduğundan şehre başka giriş yolu da yok. şehir kapısı tahtadan yapılma olduğundan günümüze kadar dayanmamış. Şehir içerisindeki yapılar taş duvarlar ve samandan çatılardan oluşuyor, duvarlar da kil ile kaplıymış, ancak Machu Picchu'da kil ve saman bulunmuyor, bunların hepsi kutsal vadiden getirtilmiş, aynı zamanda tarım için gereken verimli toprak da Kutsal Vadiden (tahta gibi kil ve saman da zamana ve doğaya dayanamamış sadece taş duvarlar bize şehri temsil ediyorlar). Yapımda kullanılan beyaz ve siyah granit de dağlardan taşınmış, lamalar ancak 35 kg yük kaldırabildiğinden bu koca kütleler muhtemelen insanlarca buraya kadar getirilmiş. Ana tapınak, bir duvarı tamamen U şekilli bir duvar ise dümdüz olmak üzere iki duvardan oluşan ilginç bir yapı olan güneş tapınağı (21 haziranda güneş ışınları tam olarak içeri doğuyor ve İnti Rayimi denen bu zamanda sadece İnkalar ve rahiplerin katıldığı bir tören yapılıyor)ve üç pencereli tapınak (İnkaların mağaradan doğuş hikayesini temsil ediyor) şehrin kutsal yerleri, bu nedenle buradaki taş işçiliği akıllara durgunluk verici. Piramid şekilli İnti Watana tapınağı da hem astronomik gözlem için hem de akustik özelliği nedeniyle hemen altında yer alan şehrin ana meydanına İnkaların konuşma yapması için tasarlanmış, burada bulunan kutsal taş ile tarım sezonunun başlayacağına işaret eden ekinoksları ve en uzun gün ve geceyi takip ediyorlarmış, bu taştan enerji yayıldığına inanalar da var.Ayrıca dağlar şehrin koruyucusu kabul edildiğinden çok kutsal sayılıyor ve dğaları temsil eden taşlar da kutsal olarak saklanıyor. Bir diğer kutsal yapı da Akabab tapınağı, buradaki doğal taşlar ve oyulmuş taşlar biraraya gelerek bir akbaba yapısı oluşturmuşlar, ölüler buraya getiriliyor, akbaba da üst dünya ve yeryüzü arasında bağlantı kurduğundan ölüleri ruhları akbaba aracılığıyla üst dünyaya geçebiliyormuş.
Genel turumuzu tamamladıktan sonra Machu Picchuyu tam karşıdan gören Huayna Picchu (genç dağ)'a tırmandık, yaklaşık 1 saat süren epey dik bir yamaç, epey zorlandıysak da sonuç o kadar inanılmazdı ki! Sanki dünyanın ucundam duruyoruz ve karşımızda doğa elini açmış ve avucunda bize uygarlığı uzatıyor...
Bir daha gezdik sonra bir daha doyamadık ta ki kaslarımız pes edene kadar, sonra da yorgun argın ama mutlu mutlu Qousco dönüş yoluna çıktık.
Machu Picchu büyülü bir yer, gökyüzüne ve güneşe o kadar yakın, herşeyden tüm modern kargaşadan o kadar soyutlanmış, dünyanın en değişik medeniyetlerinden birinin izleri ve efsaneleri her yerde... Başka bir hayat ihtimali vardıysa böyle bir yerde olabilirdi... Güzel işte insanı içine alıyor, sarıp sarmalayıp ısıtıyor.

22 Aralık 2010 Çarşamba

Kutsal Vadi


Qousco'dan tüm turistlerin gönlündeki hedef Machu Picchu'ya doğru yola çıktık, ancak yol üzerinde öncelikle İnkaların önemli bir merkezi olan Kutsal Vadide bir gün geçirdik. Yağmur yağacak mı diye epey endişelendiysek de gün güneşli insanlar neşeliydi, çamur tuğla teknolojisi ile yapılmış ve çatıları verimliliği arttırsın diye minicik heykellerle süslenmiş köy evlerinin arasından geçerek Pisac harabelerine vardık. Burası daha çok tarımsal amaçlarla yapılmış vadiden dağın eteklerine uzanan bir kasaba, bu nedenle tüm dağın eteğine yayılmış ihtişamlı dev teraslar insanı ilk anda hayran bırakan bir manzara oluşturuyor (teras aslında tüm kentlerde uygulanan bir teknoloji, esprisi de şu ki bu sayede her katta farklı bir mikroiklim oluşuyor ve böylece bitki örtüsü ve tarım ürünü çeşitliliği olabiliyor). Ancak tarım alanlarında sulama sistemi yapılmamış, bunun yerine üç katlı toprak katmanının ikinci katı yağmur suyunu tutacak şekilde düzenlenmiş, sulama sistemi ise evlerde kullanılan temiz suyu dağlardaki kaynaklardan kuyulara getirmek üzere kullanılmış. Vadiye yakın alçak alanlarda mısır yetişirken, dağlaın tepesine çıktıkça patates ve tahıl üretimi yapılıyor ve bunlar başkent Qouscoya gönderiliyor, yetiştirilemeyen ürünler ise (koka gibi) değiş tokuş ile ediniliyor. Tüm şehirler ortaklaşa yapılıyor, soylu kişiler ve mühendisler bina ve yol yapımını halka öğretiyor, sonra hep beraber inşa ediyorlar. Tarım alanlarına tepeden bakan iki küçük bölgede evler yapılmış, kireç taşı ve kırmızı granitten yapılan bu evlerde dolgu malzemesi kullanılmış ancak yine de 13 derecelik açıya dikkate edilmiş. Çatılar ise kemer yapamadıkları için bugün kaybolmuş, tahtadan yapılan kapılar ve duvar kaplamaları da hayalimizde tamamlamamız gereken ayrıntılar. Evlerin yapısı basit, çok eşya yok, daha basit doğa ile bütünleşik yaşama gayreti içindeki insanlar.Pisac kentindeki bir başka ilginç manzara da karşıdan gözüken dağda doğuya yani güneşe bakan yüzlerce mezar yeri, Pachamamaya kavuşmaları için mumyalar buradaki oyuklara konulup içerisine değerli eşyaları da konulup kil ile kapatılıyormuş, ancak İspanyollar kenti işgal ettikten sonra altın bulmak üzere tüm mezarlar açılmış, mumyalar da Avrupada satılmış.
Pisacta daha sonra modern şehrin kasaba pazarına uğradık,peynirli haşlanmış mısırı afiyetle yedik üstüne bir de Urubambada yerel yemeklerden oluşan açık büfede cins cins patates mısır et ve pirinçli sütlaçımsı tatlıların tadına baktıktan sonra ikinci önemli durak Ollantaytamboya geçtik. Ollantaytambo şeklen kutsal lamaya benziyor (Qosco da pumaya benzetilmesi gibi!) burası Pacahutec zamanında İnkaların kesin hakimiyet kurdukları ve İspanyollardan bağımsızlık kazanmaya çalışan son İnka Manco İnka ve ordusu tarafından uzun süre üs olarak kullanılması nedeniyle öenmli bir bölge, rehberimizin anlattığına göre ise Ollantay isimli bir askerin İnka Kralının kızını kaçırarak buraya getirip saklaması üzerine kurulmuş (ama bu versiyon bana çok mantıklı gelmedi doğrusu.) Yine de önemli bir dini ve astronomik merkez olması akla yakın gözüküyor. Ekinokslar İnkalar için çok önemli (hem dini açıdan hem de ekinlerin bu dönemde toplanması gerektiği için) ve ekinokslarda güneş tam karşı tepeden doğuyor, ayrıca bu tepenin eteklerindeki kayaların yapısı erkek yüzünü andırıyor ve üstünden güneş doğduğu için Viracocha (Güneş tanrı)'nın sureti olduğuna inanılmış, talihsizlik şuarada ki bu yüz aynı zamanda şapkası ve sakalıyla işgalci İspanyollara da çok benziyor (İnkaların İspanyol işgalinin ilk anlarındaki şaşkınlıklarının bir sebebi de olabilir belki).
Bir başka tapınak da Rüzgar tapınağı, ekinokslarda karşı dağa çarpıp gelen rüzgarın yaptığı ekolar sesler tapınağı dolduruyormuş, bu dönemde kaldırılan ekinlerin tohumları yeterli rüzgar olduğu için toprağa düşüp yeniden fizlizlenebiliyormuş. Şehrin duvarlarında kutsal İnka haçı da bulunuyor, bu haçın yılan, puma ve akbaba ile temsil edilen üç dünyayı, ayrıca mita, minka ve ayni isimli üç ana kuralı temsil ediyor ancak buradaki İnka haçı daha çok katlı olduğundan muhtemelen daha çok kural mevcut. Su tapınağı da rüyaların suya anlatıldığı, verimsiz yıllarda kurban törenlerinin yapıldığı yer. Bunların dışında gökkuşağı hamileliği temsil ettiğinden tapınılıyor, baykuş ağlayınca birilerinin öleceğine inanılıyor, balinaların gelişi ise yağmur sezonu habercisi sayılıyor yani tüm hayat doğa ile içiçe, sade ve mistik, dışsal gösterişlerden çok uyum (özellikle doğa ile ruhsal bir uyum) herşeyden önemli.

Ollantaytambonun bir başka önemi de patates yetiştirilip dondurularak kurutulması ve bunların da yine karşı dağdaki depolarda 100 sene yetecek şekilde depolanması, bu taraftan gelen yollar da Ollantaytamboyu hem Qousco hem Machu Picchu ile birleştiriyor, dolayısıyla bu kritik yerlerin savaşlar ve diğer kıtlık zamanlarda besin ihtiyacını karşılamak açısından kritik, çünkü Ollantaytambo dağların eteklerine çepeçevre kurulduğu ve sadece tek bir giriş yolu olduğu için ele geçirilmesi de çok zor bir yer.
Şimdiki Ollantaytamboo kasabası ise önemini kaybetmiş olmakla beraber hala geleneklerin yaşatıldığı bir yer, hatta İnkaların devamı olan halklar da bu yöreye yakın dağlarda yaşıyor hala.
Ollantaytambooda kasabayı biraz gezdikten sonra gruptan ayrılıp trenle Aguas Calientese doğru yola çıktık, sonraki durağımız Machu Picchu!

20 Aralık 2010 Pazartesi

Cusco (Quosco)


Herkese selamlar!

Gezimizin Cusco kısmı üç ayrı parçada gerçekleşti ama ben tekmili birden anlaticam.Puno-Cusco yolunu turist otobüsüyle geldik, yol üzerindekibaşta Rayquile olmak üzere İnka ve kolonyal dönem yapılarda ve 4000 metre üzeri dağ eteklerinde duraklayıp gezerek geldiğimiz epey keyifli bir yoldu, bu arada da Peruluların meşhur içeceği sarı İnka Kolanın tadına baktık, şerbet gibi biraz ama Perulular bayılıyorlar hakkaten.


Cusco'ya (aslında Quechua yerlilerinin dilinde Qosco ve artık resmen böyle kabul ediliyor, ben de öyle diyim politik doğru olarak) gelir gelmez hayran olduk. İnkaların başşehri, en önemli merkeziymiş, şimdi tabiki başkent Limaya oranla hem daha küçük hem de ekonomik önemi daha az, ama silinmeye çalışılmış olsa da her yerinde İnka tarihinden ve sonrasındaki İspanyol sömürgeci döneminin en yakıcı zamanlarından izler taşıyan, dolu dolu bir kent.

Çevresine bir de modern zaman kenar mahalleleri eklenmiş, herşey birbiriyle içiçe geçmiş, şehrin en büyük katedralinin taşları İnka tapınağından, önünde masaj yapmaya çalışan kızlar ve dilenci çocuklar turistlerin yolunu kesmek üzere bekleşiyor. Sadece sokaklarında gezmek bile çok keyifli, beyaz taş evler ve labirent gibi daracık dik sokakları, rengarenk kıyafetleri ile Quechua yerlilerinden oluşan halkı ile bambaşka bir dünya, bir de geldiğimiz gün kutsal bir günleriymiş her yerde çeşit çeşit şenlikler festivaller olunca gezmeye doyamadık.
Başta Machu Picchu olmak üzere yakın çevrede görülecek o kadar güzel yerler var ki bizim de yaptığımız gibi herkes için konaklama noktası olmuş, dolayısıyla çok turist ve de bazen rahatsız edecek derecede çok turistik aktivite/tourist trap (turist çekmek için organize edilmiş ama doğallığı olmayan, gerçekliğe tekabül etmeyen aktiviteler) mevcut, zaten yerliler buranın ana meydanına "Gringo Alley" diyorlar, gringo aslında Amerikalılar, ki gerçekten kocaman sesleriyle çok rahatsız ediciler, ama geniş anlamda tüm beyaz turistleri de kapsıyor.

Tur şirketinin bizi getirdiği otelden kaçarak ayrılıp şehrin yamaçlarında eski evlerin bol miktar olduğu San Blas meydanındaki hippi tarzı hostelimize yerleştik. Günlerimizin önemli bir kısmı tur ayarlama, bilet alma vs faaliyetleri ile geçtiyse de (aslında sadece sokaklarda yürümek bile çok güzel) bir kaç güzel yeri gezebildik ve Machu Picchu öncesi "İnkaya Giriş 101"i tamamlamış olduk.
Görülebilecek en güzel yerlerden biri İnka zamanında Güneş tapınağı olup İspanyol işgali sonrası Santa Domingo Kilisesine çevrilmiş olan Qoricancha, 1950 yılındaki depremler kilisenin yapıları zarar görünce altından güneş tapınağına ait yapılar ortaya çıkmış, sonraki restorasyon ile hem kilise hem tapınak korunacak şekilde cam ve çelikten bir rekonstrüksiyon yapılmış, acayip eklektik güzel bir yapı olmuş. Tabii tapınağın ortaya çıkan kısmı buzdağının görünen yüzü bile değil, çünkü bu tapınak; ilk inka Manco Capac ve eşi/kızkardeşi Mama Oclio, Titicaca gölüne doğduktan sonra Güneş tanrı Viracocha tarafından altın kökleri olan yerde medeniyet kurmak üzere yola çıkıp Sapphi ve Tullmayo nehirleri arasında kutsal puma şekilli Qosco'yu bulduklarında ilk kurdukları tapınak.
Bir başka ortaya çıkış efsanesi de ilk İnkalarin dört kız ve dört erkek kardeş olarak mağaralardan ortaya çıktıkları şeklinde, zaten yazılı kaynakları olmadığından 9. İnka Pacahutec'e kadar olan dönem çok iyi bilinemiyor, ama bu dönemde ileri tarım teknikleri ve karşılıklı çalışma prensibi sayesinde istikrarlı şekilde büyüyerek çevre uygralıkları etkisi altına almış ve bölgedeki tüm uygarlıkarın bilgi, kültür ve düşünme şekillerinin biraraya gelerek kaynaştığı bir bütün oluşturmuş,
Pacahutec zamanında ise bugünkü Kolombiyadan Şili ve Arjantine uzanan dev bir imparatorluk haline gelmiş, Qoricancha da bu dönemde esas görkemli halini almış. Dev andesit bloklar sadece hematid ile traşlanarakgirintiler ve çıkıntıları birbirine uyacak hale getiriliyor ve araya herhangi bir dolgu maddesi konmadan öyle mükemmel birleştiriliyor ki geçirdiği 2 büyük depremde bile yıkılmıyor. Tüm bölmelerde kusursuz bir simetri mevcut. Mimaride trapezoid şekli esas alınmış, duvarlar dikeyden 13 derece açıyla yapılmış.
Tapınağın içinde Güneş, Ay, Gökkuşağı, Venüs ve Yıldızlar için ayrı ibadethaneler mevcut, Güneş kısmında eski İnka krallarının mumyaları, Ay kısmında ise kraliçelerin mumyaları mevcutmuş, balkonda ise altın bir heykelciğin içinde İnka krallarının kalpleri yakılarak konurmuş ve burada direk güneş ışığı altında saklanırmış.
Güneşe verilen kutsal değer nedeniyle tüm duvarlar altınla kaplıymış, tapınağın tam ortasında dev bir altın güneş plakası üstüne güneş ışınları gelince insan suretini alıyormuş, tapınağın bahçesi ise altın ve gümüş heykeller ile süslüymüş. Bu masalsı gerçeklik İspanyolların gelmesi ile parasal gerçekliğe dönüştürülerek Avrupa sermayesi olmuş, kutsal altın güneşin akıbeti belli değil, ama ne kadar ihtişamlı olduğunu hayal edip etkilenmemek ve kaybolan, bir şekilde paraya tekabül ettirilen düşünce ve inançlar için tuhaf buruk bir tat duymamak mümkün değil.

İspanyollardan sonra insancıkların başına gelen bir felaket de Amerikalılar olmuş, Machu Picchu'da bulunanlar başta olmak üzere İnkalardan kalabilen nadir parçalar da Amerikalı gezginler (Machu Picchu'yu "keşfeden" adam Hiram Bingham başta olmak üzere) tarafından incelenmek üzere Amerikaya götürülmüş, Machu Picchu eserleri 100 senedir iade edilmemiş ve Yale Üniversitesinde sergileniyor, Peru devletinin yaptığı girişimler sayesinde gelecek sene geri almayı umuyorlar. Yine de kalanı kalanıyla kurulan İnka Müzesi epey kapsamlı ve etkileyici.
İroniye bakın ki eski bir kolonyal evde bulunuyor bu müze ve İnka öncesinden başlayarak, İspanyollardan bağımsızlık dönemine kadar epey geniş bir zamanı kapsıyor. Başlangıç eserler ta MÖ 5000lerden kalan hayvan kanıyla yapılmış duvar resimleri, takip eden tüm eserler İnka uygarlığını ortaya çıkaran hikayenin farklı damarlarını yaratmış,
seramik ve taş oymacılık yapan ve ilk tanrı heykelleri (ama halüsinojen kullandıkları için koca gözlü tanrılar!) yapan Chavinler, astronomik gözlem amacıyla dev Nasca çizgilerini yaratan Nasca uygarlığı yürüyen adam motion picture resmettikleri seramikler, Mochicaların akciğer şeklinde seramikleri ve kraniotomi bıçakları, Paracasların 24 metre uzunluğunda ve 2.5 santimde 300 ilmik ile ve altı, gümüş ve saçtan şeritlerle yaptıkları mumya kumaşı, Chimuların toprağı güneşte kurutarak icat ettikleri "adobe" tuğla teknolojisi tek başlarına ilginç, bir bütün içinde önemliydi.
Yine de en önemlisi bizi daha önce Bolivyada epey heyecanlandıral Tiwanaku uygarlığı en önemlisi, bunlar esrarengiz bir şekilde yokolurken İnkalara hem seramik, tahta ve metal işleme yeteneklerini hem de Güneş Tanrı Viracocha inancını miras bırakmışlar.
(Uygarlıkların birbiri ile teknoloji alışverişi yapmaları doğal ama tanrı alışverişi?? muhtemelen seramik vs üzerindeki imgelerle etkilenme söz konusu). Ayrıca patates kurutma ve teraslandırılmış toprak sistemleri de İnkalardan önce bulunmuş sistemler, İnkaların önemi bu kocaman coğrafyanın farklı yerlerindeki tüm bu buluşları bir araya getirebilmeleri, bu sayede 100 senede dev bir imparatorluk ve bölgenin süpergücü olmuşlar.
En önemli meziyetleri tarım, 1200-2500 metredeki ormanlık alanlar (yunka), 2500-3500 Qeshwa denilen Qosco'nun ve Kutsal vadinin de içinde olduğu pataes ve mısır tarımına elverişli alanlar ile 3500 metre üzerindeki Puna denilen sadece iki çeşit patatesin yetişebildiği alanlar olmak üzere çok çeşitli bitki örtüsü ve dolayısıyla ürün çeşitliliğine sahipler ve bunu çok akıllıca kullanmışlar.
Köylüler hem kenid topraklarını yetiştiriyor, hem de devlete vergi olarak devletin topraklarında çalışıyor, para olmadığından her türlü borç da çalışılarak ödeniyor. Erkekler kazmada, kadınlar tohum ekmede çalışıyor. Lamalar da yük taşımak için kullanılıyor, sadece nadir bulunan siyah renkli lamalar renkleri saflığı temsil ettiğinden kurban ediliyor, bu sırada çıkarılan kalpleri eğer hala atıyorsa o senenin iyi geçiceğini gösterdiği düşünülüyor, lama eti yemek için kullanılmıyor.Traımda yaptıkları en önemli buluşlardan biri patates ve eti dondurup kurutarak yaklaşık 30 sene yetecek büyüklükte yiyecek depoları oluşturmuş olmaları.
Sarı mısır önemli bir tarım ürünü," chica" denilen mısır birasını yapmak için kullanılıyor (ama bira meyhade değil dini törenlerde içiliyor!) koka da hem beslenmek için yetiştiriliyor hem de rahipler tarafından törenlerle"pachamama" toprak anaya hediye veriliyor (toprak anaya herşey hediye edilebiliyor, oyuncaklar vs dahil ne istersen ve bu gelenek hala sürüyor). İnşaatta da 3 ayrı teknik var, dolgu maddesi kullanılarak yapılan selüler dizim normal evlerde, harç kullanılmayan dikdörtgensel ve trapezoid dizim ise önemli yapılarda kullanılıyor.
Eşya taşımakta tekerlek kullanılmıyor (tekerleği keşfettikleri halde neden acaba? büyük ihtimal evcil yük hayvanı olmadığı için), onun yerine kocaman andesitlerin çıkıntılarına ip bağlanıp altına küçük yuvarlak taşlar konarak çekiliyor. Önemli inşaatlatın yapımı da borca karşılık çalışma ile oluyor. And haçı İnkalarda da çok kutsal, hem üç katmanı (üstdünya, yeryüzü ve yeraltı) temsil ediyor hem de İnka uygarlığı toprakları (Tawatinsuyu)nın 4 önemli bölgesini. ruhun yeniden doğumuna inanıyorlar (And haçının üst kısmı şimdiki hayatı, alt kısmı ise yeniden hayatı temsil ediyor aynı zamanda) bu nedenle ölünce fetus pozisyonunda mumyalanarak değerli eşyaları ve bazen uşakları(!) ile beraberağaç kökleri, toprak gibi yerlere gömülüyorlar (tohum olarak yeniden doğmaları için).
Cennet ve cehennem inanışı yok, dolayısıyla ceza da yok. Ve Quecha dilinde hoşçakal kelimesi de yok! (hiç bir ruh yokolmadığı için) Astronomi bilimi rahipler tarafından icra ediliyor, samanyolundaki yıldızların sudaki izdüşümü üzerinden o seneki tarım hakkında öngörüler yapıyorlar, biraz da bu şekilde çiftçi topluluklar üzerine hakimiyet kuruyorlar.
Puma gücü ve yeryüzünü (kaipaça)simgeliyor, akbaba üstdünyayı (hanapaça), yılan ise yeraltını (ukupaça) temsil ediyor.
İnkalar kendi ihtiyaçları doğrultusunda bilimde de epey ileriler, sıfırı kendileri bulan üçüncü uygarlık, ayrıca başarılı kraniotomiler yapmışlar ama bu alanda en ilginç olan şey yazıyı bulmamaları veya kullanmamaları, bunun yerine Quipus isimli çok daha kompleks bir yöntem uygulamışlar, renkli iplerri belli bir sıraya göre dizip belli yerlerine düğüm atarak depolardaki mısır miktarından krala ulaştırılacak önemli bilgilere kadar pek çok şeyi kaydedebiliyorlar, tabii sadece belli, kişiler (quipumayacs) bunları okuyabiliyor, bu sistemin onluk (desimal) dizim ile okunabileceği düşünülüyor ancak hala gizemi çözülmüş değil.

Güney Amerikanın İskenderi denen Pacahutec zamanında dev boyutlara ulaşmasına rağmen, kısa süre sonra İspanyolların kendilerinden önce ulaşan mikroplarından kızamık nedeniyle İnka imparatoru Huayna Capac ve varisi ölüyor, yerine çıkan taht kavgasında Huasca Capac Atahullypa tarafından öldürülüyor, bu sıralarda da İspanyol birlikleri Tucchmarcada 250 kişi ile ateşli silahları olmayan binlerce İnkalıyı öldürüyor, Atahuallypayı idam ederek yaklaşık 300 yıl sürecek kolonyal dönemi başlatıyor.
Bu dönemde sağ kalan İnkalar isyan faaliyetlerine karışıyorlar, yüzlerce isyan arka arkaya geliyor, Manco Inca ile başlayan Tupac Amaruya kadar devam eden isyanlar dizisi başarılı olamıyor, en sonunda Şili'den gelen Jose Martin ve Venezüella üzerinden gelen Simon Bolivar tarafından özgürlük sağlanıyor, ve ekonomik egemenlik de beyazları elinde kalıyor, İnkalar böylece tarih sahnesinden siliniyorlar.
Böyle yaratıcı ve değişik bir düşünce sistemini görünce beyaz adam silahları ve mikropları ile işlerine karışmasaydı acaba çok farklı bir yoldan bambaşka uygar bir dünya, alternatif bir medeniyet varolabilir miydi, hayata başka şekillerde bakabilmek mümkün olabilir miydi diye merak etmemek elde değil.
Qoscoda son anda gezdiğim üçüncü müzede ise Preİnka uygarlıklara ait son derece zarif ama okadar da kompleks hatta bazıları postmodern denebilecek sanat eserlerini görünce bu düşüncem iyice pekişti, keşke başka hayat tarzlarını yaşatabilecek, farklılıkları koruyabilecek gücümüz olsa.

Qoscodaki günlerimizin kalanı ise hostelde çay içip yayılmak, arada pisco sour içip müzik dinlemek için dışarı çıkmak ve hala alışamadığımız saat farkı nedeniyle uykuyla mücadele etmekle geçti, amao kadar gittik geldi her seferinde Plaza de Armaya çıkınca içim cıvıl cıvıl oldu, ne şanslıymışız ki tahmin bile etmediğimiz güzellikler karşımıza çıkıyor hep, bu hayatımızın en güzel zamanlarından biri galiba.

Yine de son dönemece girdik, heyecanlı son üç bölümde Kutsal Kent, Machu Picchu ve Lima var, pek yakında!